12 Ağustos 2011 Cuma

onca yoksulluk varken...

 
Bizde kitapları henüz son birkaç yıldır çevrilip hatırlanan bir Alman sosyolg var: George Simmel. Bu yüzyılın başlarında kaleme aldığı The Poor adlı makalesinde: "Yoksulluk biraz da onlara yardım edildiğinde oluşan bir kategordir" der.
Bu açıklama yoksulluk gerçekliğini değiştirmez ama bence çok yerinde bir tespit. Yukarıdaki fotoda yer alan zat-ı muhteremi hepimiz tanıyoruz. Yıllarca televizyonda 'yoksulluk pornografisi' yapan bir programın sunucusuydu. Knedisini, izleyenlerde 'ikili bir şükür' (“bak bizden de kötüleri var.” - bu bile tek başına yoksul bırakanlara karşı öfkeyi engeller) (“ya allah razı olsun yardım ediyorlar...”- derneğin ağlarını güçlendirir) duygusu yaratan o malum program ya da şimdilerde hak ettiği ilgiyi görmese de, gösterilmese de, geçiştirilse de yolsuzlukla anılan deniz feneri derneğinden biliyoruz.
Onun o pornografik program sırasında bu denli ağladığını hatırlamıyorum ama yıllarca 'onca yoksulluk varken'in (Romain Gary'nin ne de güzel kitabıdır) üzerinden para kazanan biri olduğu aşikâr. Tam da Simmel'in belirttiği gibi yani. Yardım dağıtılan yoksulların nasıl seçildiği bu yardımı nasıl ve neye göre hak ettikleriyse ayrı bir tartışma.

VİCADANA ATILAN PANDİK Mİ YOKSA?
Fotoğrafta sunucunun serbest kaldığını öğrendiği andaki sevinç ve gurur zırlaması açıkça görülüyor. Beyninin artık kullanılmayan vicdan bölümünden pandik alınması nedeniyle yaşanan şok sonrası tepki... Ya da her an pis bir sırıtışa dönebilecek cibiliyetsiz bir kişiliğin 'temizim' şovu. Davayla ilgili serbest kalışı bence vicdan + bilinçlerimizde onu temize çıkarmamalı. Neden mi?
Varolan onca yoksulluğa çözüm yolu olarak sadaka, yardım, hediye (hediye verenin ve yardım edenin ruhsal sağıltım duygusu yaşaması ayrı bir tartışma) gibi şeyleri görmek ve de bunu meşrulaştırmak birinci suç zaten. Bunu ağlamaklı ve şiirsel bir ses tonuyla para karşılığı pazarlamak da öyle.

SOSYAL DEVLET SADECE BİR RENK DEĞİLDİR!
Öncelikle şimdi bahsedildiğinde  - özellikle de son 10-15 yıldır - gri rengiyle anılan 'sosyal devlet' kavramını konuşmak lazım. Devletlerin sosyal politikalarını uyguladıkları refah rejimleri sadece biz de değil tüm dünyada eksen kaymasına uğruyor. Biz de öteden beri gelen muhafazakar – cemaatçi refah rejimi ise yaklaşık 15-20 yıldır zaten sosyal devletin yerine ikame edilmiş durumda. Dünya kapitalizminin bakanlar kurulu gibi çalışan Dünya Bankası IMF ve Dünya Ticaret Örgütü'nün salık verdiği Türkçe'ye yönetişim diye çevirilen 'governance' adlı yeni yönetme biçimi de zaten bunu öngörüyor. Mümkün olduğunca küçük bir devlet ve problemleri sivil toplum örgütleriyle devletin beraber çözmesi. (heeyy ne güzeeeelll efekti burada...)
Biz de Deniz Feneri gibi dernekler bununla tam da örtüşüyor. Zaten muhafazakar -cemaatçi bir ideolojik arkaplana sahip. Bir de iş yoksullara yardım etmek olunca tadından yenmiyor. Müthiş bir ağ kurulabiliyor. Normalde burjuva demokrasilerinde bile basit bir vatandaşlık hakkı olan hatta evrensel insan hakları beyannamelerinde yine başta gelen barınma beslenme gibi haklar, müthiş kaynaklara sahip bir takım derneklerin elinde iktidarın devamı ve hatta sağlamlığı ve garantisi adına kullanılıyor.

ÇOK DUYGUSALIZ LAN BİZ!!!
Yoksulluk demişken Somali hakkında da birkaç çift kelam etmek isterim.Ülkede açlık içindeki insanların ve özellikle çocukların boy boy fotoğrafıyla başka bir pornografi daha sergileniyor. Türkiye'de de mevzuya ilgi büyük. - Topluluk olarak fazla duygusalız ya ondan. - Yok yok öyle. - Üstelik yardım kampanyalarının başında da yukarıda Türkiye'de bu işlere bakan tayfa çekiyor. - Biz ki o kadar duygusal ve insanız ki... - ne demek efendim??... - Yardım elimizi oralara da uzatırız. İyilik gemimizi yolladık bile...  -Yok kardeşim yetmez.. - Ne? Başbakanımızı da yollayalım.. - Aaa.. Yola çıkmış bile. Ne adam ama. Allah başımızdan hatta dünyanın başından eksik etmesin...  

ADAM YILLAR ÖNCE DEMİŞTİ
Tam "neredeler yaww" derken, şarkıcılar yine ortaya çıktı. "We are the world" tadında birşeyler yapmaya hazırlanıyorlar. Amma velakin bu meselenin "biz dünyayız" kelamlarıyla çözlemeyeceği gün gibi aşikâr. Hayır işte. Siz dünyaydınız onlar uzaylı. Somali denildiğinde “ya ben bu ülke hakkında ne biliyorum ne okudum" diye kendime sorduğumda, aklımda kalan küçük kırınıtın peşine düştüm ve küçük kitaplığımda bundan 10 küsür yıl önce okuduğum Yoksulluğun Küreselleşmesi kitabına ulaştım. Yazarı Michel Chossudovsky. Vicdanı sağlam bir bilim insanı. Kötü hafızama önce güvenemedim ama kitabın sayfalarını karıştırdığımd,a doğru hatırladığımı anladım.
Chossudovsky kuralıklara rağmen 1970'li yıllara kadar Somali'nin gıda üretiminde kendine yeterli bir ülke olduğunu gözler önüne seriyor. Somali’de ki tarımın IMF ve Dünya Bankası'ın dayatmalarıyla daha moda deyimle söylersek 'yapısal uyum paketleri'yle tarımın nasıl bitme noktasına getirildiğini, ülkedeki özelleştirmelerin ekonomik istikrarı nasıl bozduğunu ve sonrasında 1991'de gelen iç savaştan ve yaklaşan açlıktan bahsediyor.

OLMADI ÇİTİLERİZ!!
Ama şimdi bir bakıyoruz ki Somali örneğinde bile yoksullara yardım etmekten para kazanan yeni bir sektör 'yardım kuruluşu' sektörü doğdu bile. Batı kendi yarattığı ve dayattığı açlık için şimdi vicdanını çitiliyor. Ama yetmez işte. Ne sürdürülebilir kalkınma yaması, ne yardım kampanyaları, ne kara kaşlar hatta kara gözler için istenen demokrasiler, ne bir zamanlar bir arada yaşadıkları gerçeği untturularak ve unutularak yürütülen etnik milliyetçilik temelli siyasetlerin çarptığı yerler...
Tam da havadaki isyan kokusunun, sonuçları itibariyleegemenlerin işine yarayacak durumdan çıkarabileceğimiz tuhaf zamanlar bunlar. Belki biraz başlangıç için az bilinçli, zamanının ruhunu yeni yeni keşfeden ve ezen ezilen amnetüsünü unutmadan bu ruha ruhuna uyum gösterme kabiliyetini artırarak isyan edilebilecek zamanlar... 19. yüzyılın sonuna fena benzeyen zamanlar...

İYİLİKSEVERDEN UZAK DUR!
Deniz Feneri ve Somali'de konu olan yoksulların ve açların laneti onları yaratanların üzerinde olmalı hep. Öfkeleri bilenmeli. Gözyaşlarına kanmamalı ve gerçek suçluları teşhir etmeli... Biz dünyayız, yok elhamdülillah müslümanız söylemlerine, özellikle de sevgi, dostluk, iyilikseverlik gibi laflara inanmamalılar.
Tabi bunu onlara anlatan ya da onlar için anlatan ve teşhir eden insanlar lazım bunun için. Olan biteni, sadece acıyarak, görüntüler ve fotoğrafların beyinlerimizde kalan son sinir hücrelerinde yaptığı uyarımları, vicdan ya da doğru bilinç sayanlardan da olmayalım. Dünya ve Türkiye'deki gelir adaletsizliğini her fırsatta yüzlere vurmak ve artık geri dönmemecesine haykırmak gerekiyor : Ya galiba kapitalizm öldürüyor...

Kısa ve orta vadeli çözümler üretmeye hayır demek anlamına da gelmiyor bu dediklerim. 
Yukarıdaki sunucu parçası gibiler işin çok küçük parçası. Ama bana kalırsa fotoğrafın arabı bu çarkın bir yerinden çözülmeye başlayacağının da ufak bir göstergesi.
Çok mu umutluyum. Hayır. 
Ama haklıyım.

7 Ağustos 2011 Pazar

müzik bazen tehlikelidir!





Gönül şimdi gerçek bir ağustos böceği olmayı isterdi. Müziğin tehlikeli gücü devreye girebilir burada. Öyleymiş zannetmemizi sağlayabilir.  Yani bir sürü miş gibiye olduğu gibi.. Dünyada sanki hiç savaş yokmuş, seviyormuşsunuz, hatta abartıp seviliyormuşsunuz ya da karnınz tok sırtınız pek yanılsaması yaşayabilirsiniz... Kendinizi bir fil gibi ya da fare gibi hissedebilirsiniz. Gaza gelebilirsiniz......
Tabii bu gerçeklik, bazen ağustos böceği olma hakkımızı elmizden alamaz. O kafayı abartmadan en azından sanki bol boş vaktimiz varmış ve her şey yolundaymış sanmamıza yol açabilecek bir demet şarkı iyi gelebilir.











1 Ağustos 2011 Pazartesi

'Hâlâ yağmur yağacak...'

Sevenleri, meraklısı bilir. Büyük Saat, Turgut Uyar'ın toplu şiirlerinin yer aldığı kitabın adı. Adı Büyük Saat diye Uyar'ın şiirlerini blog'a koymak pek doğru gelmiyor. Belki bazen küçük alıntılar yapılabilir. Ama öykücüğümüzün en nev-i şahsına münhasır kalemlerinden ve isimlerinden Vüs'at O. Bener'in Turgut Uyar'ın anısına yazdığı Siyah beyaz adlı kısa hikâyeyi es geçemezdim. Üşenmedim buraya yazdım. Bu kısa hikâyede Bener, kendi dilini Turgut Uyar'ınkiyle deyim yerindeyse çiftleştirmiş. Sonuç mu? Bana kalırsa harika. Bir de siz bakın bakalım.

             Siyah – beyaz / Vüs'at O. Bener
                                                                                                                          
          Turgut Uyar'ın anısına...


Yürüyen kaldırımda duruyorum. Renk körlüğü mü başladı, okumuş muydum, uyduruyor muyum, köpekler siyah-beyaz görünmüş güya nesneleri, köpekleştim mi yoksa? Kuşkuya düştüğümü şimdi düşünüyorum. Her şey siyah-beyaz: Kıpkırmızı olması gereken- neden? - bakara gülleri, yemyeşil olması gereken – niçin – çimenler, bordo olması gereken – niye? -spor arabasından mutlu çift gülücüklerini sergileyen reklam panoları... Bilinmeze götürüldüklerinden habersiz görünen soyunuk, ne erkek, ne dişi insanlar da duruyor, sırtları birbirlerine dönük, nereye baktıkları belli değil. Gökyüzü kapkara. Sağanak yağmur öncesi. Ben giyiniğim, ama titriyorum. Daha yürüyen yollara sıra gelmedi anlaşılan. Çift katlı otobüslerden biri önümde yavaşladı. Pencereleri tozlu. Durdu galiba. O mu, kaldırım mı? Hep aynı hizadayız. Düz mantık gereği ne o, ne kaldrım öyleyse. Arka sıralardan bir pencerenin camı açık. Bu ben'miyim? Bri kürek kemiklerimin arasına sokulu anahtarı çevirmeye başladı, sol kolum-belki de sağ-kırık kırık kalkıyor. 'Ben'de beni görmüş olmalı, başını çıkardı pencereden-dev balyozlar pamuk yığınlarına dalıp çıkıyor, çıt yok, dudaklarının kıpırdanışını izliyorum 'ben'in, “buluşalım” demeye mi getiriyor? Sanırım. Ama nasıl, nerede, kaç yüzyıl sonra? İçimdeki gramofon-His Master's Voice- habire baştan çalıyor cızırtılı plağı: Saçmalama. Benimle mi ilgili bu uyarı? Sinirlenmemeliyim, oysa unutmuş olmalıyım öfkeyi. 'Ben' konuşmayı sürdürüyor gibi. Sözcüklerin tek tek karşılıklarını bilmenin anlamsılığını, birleştirildiklerinde bile anlam kazanamayabileceklerini anlamaktan uzağım. Zorla belleğini, anımsa kendini! Sabredin, buluşabilirsiniz. Hiç de inandırıcı değil artık, umut yok. Belki bir an duraklarsa itici güç, o andan yararlanabilirsek, yineleyebiliriz kesintiye uğrayan zamanı. Zaman kesintiye uğramaz, yinelenmez.
O çok bilmişin duyamadığım sesi bilgisayar ekranına yansımaya başladı. Birden duyumsadım, okuyabildiğim, anlayabildiğim şaşkınlığı, gülünç savı yansımış olmalı gözlerime. Tansiyon ilacı mı damlatmış mıydım? Çoğun savsaklıyorum da... Sorular, sözde yanıtlar sıralanıyordu ekranda; sormadığım halde. Geç kaldın. Yoksadığın zaman seninle oynar, sen onunla oynamayı başaramazsan. Yenik düştüm öyleyse. Yenik düşmeyi yeğlersen, yenilirsin. Bilinç sana özgü. İlk vuran kazanır. Kazanmak aklımdan geçmedi. Yanıt aramadın. Arayamadım, fırsat bulamadım, doğrulardan nefret ettim. Yanlışları mı irdeledin sadece. Belki. Peki nedir sence yanlış? Güçlü olduğu varsayılan zaman kavramından korkmak. Onun için mi üstüne yürüdün? Bilerek diyemem, genlerimin işi. Beni neden suçluyorsun öyleyse? Yalnız sen mi? Suçlanabileicek her şeyi, özellikle siyah-beyazı; suçlamak sorgulamayı getirir ardından. Tersi de düşünülebilir bence. Aferin! O da olabilir. Aklanmayı beklemezsen.
Boşaldı ekran. Düz bir çizgi akıp gidiyordu. Durmuş olmalıydı yüreğim. Son bir çırpınışla ağzımı açtım, bağıramadım:
BEKLEMEDİM. YENİLMEKTEN KORKMADIĞIMI SANDIM. YENİLDİM.
Hâlâ yağmur yağacak.

29 Temmuz 2011 Cuma

Radyo kafası iyidir






Ne diyordu o şarkıda; video killed the radio star. Sonra 'internet killed the video star' gerçekliği geldi. İşte tarihin tam da öyle lineer işlemediğinin bir göstergesi de radyo bence. Hani sesler hiç kaybolmuyormuş ya evrende, onun gibi bir şey. Radyonun sesi bence belli dönemlerde azalsa da kendisini teknolojiyle de uyumlu hale getirip her zaman büyülü dünyasını koruyor.
Genelde nostaljik bir nesne ya da duygu durumu olarak yapılan değerlendirmelere kulak asmayın. Evet bir zamanlar başında daha çok vakit ayrılıyordu. Uzun orta ve kısa dalgalı radyolara yetişecek yaşım da var. Hatta birçok kentin adını ilk defa o eski radyomuzun frekansların da yazılı olduğu ön yüzünden öğrenmiştim. Mevzunun gücünü de. Moskova'dan, New York'tan Londra'dan Arabistan'dan sesler ve nağmeler, o küçücük kutunun içinden eve dağılıyordu. Pazarları uzayan kahvaltılarda şarkılı sözlü eğlence programları kahvaltı masasının ömrünü uzatıyordu. TRT Ankara Çocuk Korosu, türküler, kadri çok az bilinmiş radyo sanatçıları, müzisyenleri, el radyosuyla çocukluğumun bahçelerinde tüm lig maçlarını canlı dinleyebilmek...
Sonra hayatımıza fm diye bir şey girdi. Pıtrak gibi özel radyolar. Minibüste otobüste radyo sesleri. Sonra radyo programları. Bir kısmı özellikle geceleri damardan çalarak, insanın aklını başından alırdı.

Radyonun bir diğer güçlü yanı da bence yerel duygusu. Yüzlerce yerel tv'de var ama radyodaki o havayı hiçbiri bence veremiyor.



Sonra yalnız ve uzun gecelere yaptığı arkadaşlık. Ortaokul, lise ve üniversite yıllarımda radyo açık uykuya dalmak inanılmaz keyifliydi (halen yapıyorum bazı geceler). Kimin tarafından nasıl hazırlandığını bilmediğiniz koca bir playlist'in büyülü dünyasında gezinmek. Üniversiteye hazırlanırken, vize dönemlerinde, arkadaşlarla bira içerken, sevgilinle öpüşürken sevişirken, eyleme gitmeden önce sana eşlik eden şarkılar...
Hatta bazı geceler gaza gelip kaçıracağım şarkılar yüzünden kudururdum.
Çift kasetçalarlı teybe bir boş kaset koyup en azından bir yüzü dolana kadar o playlist'i kaydetmek, sabah uyandığında “bakalım ağa neler düşmüş” diye heyecanla o şarkıların arasından elemeler yaparak yeni bir kaset çekmek...
İşin hüzünlü ama bir o kadar da zevkli yanıysa o şarkıların yüzde 90'ının adını bilememek öğrenememek, peşinde koşturmak. Adını öğrenmek için yıllarca karın ağrısı çektiğim şarkılar oldu. Eminim bazılarınızın da olmuştur. İnternet ve dijitl radyolar sayesinde büyük bir kısmının adını, kimlerin seslendirdiğini çok şükür öğrendim. Ama hâlâ önemli bir liste öyle duruyor. Keşfedilmeyi, sahibini ve adını arıyor. Belki de öyle kalmaları onları daha da çekici kılıyor. Radyolarda ilk defa dinleyip sevip, sonradan adını sanını öğrendiğim şarkılardan küçük bir demet sunmayı da görev bildim. İyi mi yaptım? Onu bilemedim.

iyi dinlemeler...
(not: radyoda keşfedip sevdiğiniz en iyi 5 şarkınızın listesini yapsanız, yollasanız, onları bir araya getirsek güzel olmaz mı mesela??? )



bunlar kim, bu şarkı ne derken bir de baktım her şarkılarının peşindeyim..

üniversite sınavlarına hazırlanıyordum. bir gece test çözerken, bu şarkıyı duydum. kalemi bıraktım. sigaraya yeni başlamıştım ve paket taşımıyordum. babamın sigarasından koşup bir sigara aşırı şarkının sonlarına dumanlı odamda devam ettim.

şarkının coşkusu yıllarca peşinden sürükledi beni. onları da çok aradıım, çookk...



birayla ne gidiyordu. hâlâ bir gideri var bence.

bu da kimliğini çok ama çok geç öğrendiklerimden. yılda 3-4 kere gecenin körü yakaladın, yakaladın!!


ve bu liste uzaaarrr giderrrr....

 

26 Temmuz 2011 Salı

'Bir okur olarak Marcel Proust: İnsanlar arasındaki dostluk hava civadır'


Kaçtır 'sevgili dostum Proust' hakkında bir şeyler yazmak istiyordum. Ama bir başka dostumun leziz bir yazı kaleme aldığını gördüm. Sizlerle öncelikle bunu paylaşmak isterim. Yazının başlığı da zaten onun yazısının başlığı...

http://akintiyakurek.blogspot.com/2011/07/bir-okur-olarak-marcel-proust-insanlar.html
 




Proust'la ilgili gün gelir bir şeyler karalarız.  Dostumun yazısındaki 'bir tedavi yöntemi olarak okuma' bölümüne dikkat çekmek istiyorum. Şöyle diyor Proust: “Bizim için büyülü anahtarları olan içimizdeki derin, nüfuz edemeyeceğimiz yerlerin kapılarını açan yol gösterici olduğu sürece, okumanın yaşamımızdaki rolü sağıltıcıdır.”

Nitelikli edebiyat eserlerinin en azından kendi ruh sağlığım için ne kadar sağıltıcı olduğunu biliyorum. Bunca koşturmanın, paradan başka neredeyse hiçbir şeyin konuşmadığı dünyanın, politikanın politikaılara bırakıldığı, neresinden baksak rezil hale gelen dolayısıyla da anlamlar dünyamızda bizleri esir eden durumda, bazı kitaplar gerçek birer ilaç gibiler. Son zamanlarda bana bir isim ve kaleminden dökülenler bu anlamda çok iyi geldi:

Füruzan....





Onunla bu kadar geç tanıştığım için kendime çok kızıyorum. 6 ay kadar önce 47'liler romanıyla tanıştım onunla. Türkiye'de devrimci bir kuşağı, 12 Mart öncesi ve ve sonrasını arka planda tutarak, o gençlerin idealizmiyle, cumhuriyetin o gençler, ebeveynleri ve tüm anadolu coğrafyasındaki izleri, işkenceler, umutlar... Kadınlık durumunun o yıllara kadar hemen her sınıftan insanda evrildiği ya da aslında hiç evrilemediği gerçeğini inanılmaz bir gerçeklikle aktarabilmek..





Anadolu'nun farklı illerinden kalkıp büyük şehirlere okumak için gelen o gençlerin 60'ların sonu itibariyle idealleri, beraberlerinde getirdikleri insancıllık, başka bir dünya hayalleri, bunlara toplumun neredeyse her katmanın ket vurulmaya çalışılması, darbe ve sonrası, cumhuriyetin eğitimli ilk kuşağının boğucu, korkak, cumhuriyet idealinin yarattığı küflü bir orta sınıf pskolojisi...  Üstelik bütün bunları anlatırken yavanlığıa ve kurulupa hiç düşmemek... Bir de bunları harika bir türkçeyle anlatmayı başarabilmek, olay örgüsünü gerçeklikten neredeyse hiç kopmadan kurgulayabilmek Füruzan'ı fazlasıyla özgün kılıyor bence.

Parasız Yatılı öykü kitabını okuduğumda o kalemin gücünü bir kez daha hissetttim. 1972'de sait faik ödülü de almış. Almasa ne yazar o ayrı. 12 muhteşem öykü. Yine ağırlıkla kadınlık durumunun anlatıldığı, gereksiz hiçbir kelime kullanmadan, laf kalabalığına girmeden anlam yoğunluğuyla dolu yalın dili... Arka kapağındaki “Orhan Kemal'in kızlarından biri” yorumu da bir sürü şeyi anlatıyor bence... Okumak için  Sevda Dolu Bir Yaz ve Gecenin Öteki Yüzü kitaplarını sıraya koydum.

Benim gibi geç mi tanıştınız. Tanışmadınız mı? Okuyup sevidiniz mi? Yoksa tutmadınız mı? Bilmiyorum. Ama Füruzan sevenleri çok seviyorum. Onun bence dünya edebiyatında da şimdikinden daha büyük bir yeri olmalı. O güzel isminden ve ellerinden öpüyorum Füruzan'ı.....


sabah eskimişliğin
“Günlerdir yıkanmamış bulaşıkları görmeliyim , kendimi görmeliyim,suskuyu bekliyorum. Ona hazırım. Okul şarkılarını getirin, çocukların ilk saçlarını , kedileri, yoluk köpekleri. Susuuuuuun.
Nedir bu susan? Susku dolu bir evrene susku dolu bir savaş. İlkyazları odaya koyun , ölüm onlarla barınamaz gider. Ölüme inanmıyoruz ki , ondan korkalım efendim. Ama bir korktugumuz olmalı ; ihtiyarlıktan, çirkinlesmekten, korkuyoruz. Aklı savunuyoruz, ama güzellikten yanayız. Bize uslu olmayı öğrettiler başta... Bu saç size yakışmış, bu saç da bana yakışmış, değil mi? Ama kimlere ne yakışmamış, deyiverelim de sırıtalım; sizi söylemek bu denli kolay, sığ olmamalıydı, oysa öyle derin bunalımlara öykünüyordunuz ki... Çok acı çeken biri vardı, şehrin tüm pazartesileri ona kapalıydı ve diğer günleri de..."
Parasız yatılı öyküsünden,
Anne, saygılı sordu:

- Geciktik mi acaba?

Hademe kadın ilgisiz,

-Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. hiç gecikmezler...”


Özgürlük atları öyküsünden:
"Ben okula gitmiyordum. Tanrı da pek ortalarda yoktu gündüzleri. Geceleri geliyordu, ölümü istiyordum tanrı'dan. Ölünce, babalığım, donup kalıyordu. Ama ben her şeyi görüyordum ölünce.
Duru, mutlu bir ölümdü bu...
Gidiyor musunuz?
Güle güle.
Kapıyı iyice kapayın.
Sizden üşüdüm…"

 

21 Temmuz 2011 Perşembe

'en azından kendi felaketimi yazıyorum'


Indie, pop rock, post punk. Ne derseniz deyin, bütün bu kategorileri birbirinden ayırmak neredeyse imkansız artık. Melez güzeli gruplarla doldu etrafımız. Tabii ki 'melezse kesin güzeldir' yanılgısına düşmeden bakmak duymak lazım. Of montreal son zamanlarda duyduğum başarılı melezlerden.
Avantgard disko ve dans ritimleri de işin cabası. Sözler öyle çok ahım şahım değil ama can alıcı olanları da yok değil. Forecast fascist future da şöyle diyorlar mesela: “Boredom murders the heart of our age while sanguinary creeps take the stage.”



Kavruluyoruz. Her şey fazlalık gibi geliyor. Tam ilacı olmasa da kulak vermekte fayda var.

the past is a qrotesque animal adlı şarkıları 10 dakikayı geçiyor. Sözlerin duygusunu da iyi veriyor. Şarkı sözü ayrı bir hoşuma gittiği için paylaşmak istedim.
The past is a grotesque animal
And in its eyes you see
How completely wrong you can be
How completely wrong you can be

The sun is out, it melts the snow that fell yesterday
Makes you wonder why it bothered

I fell in love with the first cute girl that I met
Who could appreciate Georges Bataille
Standing at Swedish festival discussing "Story of the Eye"
Discussing "Story of the Eye"

It's so embarrassing to need someone like I do you
How can I explain, I need you here and not here too
How can I explain, I need you here and not here too

I'm flunking out, I'm flunking out, I'm gone, I'm just gone
But at least I author my own disaster
At least I author my own disaster

Performance breakdown and I don't want to hear it
I'm just not available
Things could be different but they're not
Things could be different but they're not

The mousy girl screams, "Violence! Violence!"
The mousy girl screams, "Violence! Violence!"
She gets hysterical because they're both so mean
And it's my favorite scene
But the cruelty's so predictable
It makes you sad on the stage
Though our love project has so much potential
But it's like we weren't made for this world
(Though I wouldn't really want to meet someone who was)

Do I have to scream in your face?
I've been dodging lamps and vegetables
Throw it all in my face, I don't care

Let's just have some fun
Let's tear this shit apart
Let's tear the fucking house apart
Let's tear our fucking bodies apart
But let's just have some fun

Somehow you've red-rovered the gestapo circling my heart
And nothing can defeat you
No death, no ugly world

You've lived so brightly
You've altered everything
I find myself searching for old selves
While speeding forward through the plate glass of maturing cells

I've played the unraveler, the parhelion
But even apocalypse is fleeting
There's no death, no ugly world

Sometimes I wonder if you're mythologizing me like I do you
Mythologizing me like I do you

We want our film to be beautiful, not realistic
Perceive me in the radiance of terror dreams
And you can betray me
You can, you can betray me

But teach me something wonderful
Crown my head, crowd my head
With your lilting effects
Project your fears on to me, I need to view them
See, there's nothing to them
I promise you, there's nothing to them

I'm so touched by your goodness
You make me feel so criminal
How do you keep it together?
I'm all, all unraveled

But you know, no matter where we are
We're always touching by underground wires

I've explored you with the detachment of an analyst
But most nights we've raided the same kingdoms
And none of our secrets are physical
None of our secrets are physical
None of our secrets are physical now ..

Bunlar da diğer önerilerim,











20 Temmuz 2011 Çarşamba

futbolu güzelleştirdiler

 

Futbolu çok seviyorum. Tabi ki endüstriyel futbolu kastetmiyorum. İşin içinde endüstri var diye futbolu da tamamiyle reddemiyorum. Bir de endüstriyel futbolumuzun sadece pislikle anıldığı (endüstriyelse pis bir şeydir zaten. ama bu başka bir yazı konusu), bütün bu şike hengamesinin arasında, bir hafta önce biten kadınlar dünya kupasını (bayanlar diyorlar çıldırıyorum) biraz takip etmeye çalıştım. izleyeniniz oldu mu? Bence giderek daha iyi futbol oynuyorlar. Tuhaf bir şekilde estetik ve teknik bir görüntü sergiliyorlar. Kademe anlayışı, top kontrolü, isabetli pasları çok gelişti kadın futbolunun. Sarı ve kırmızı kart ise yok denecek kadar az. Gerçi bu hızla giderse ve popülerleşirse kadınlar futbol maçlarında da sertliğin dozu artar, o ayrı.
inanılmaz goller oldu. Normalde futbol sahalarında eşine ender rastlanabilecek tarzda goller..
finaldeyse favorilerden abd ve japonya karşılaştı ve keyifli bir maçın ardından japonya kupayı aldı. Gönlüm de onlardan yanaydı. Turnuva boyunca zaten büyük bir sürpriz yapıp oraya kadar gelmişlerdi ve tamamına ersin istiyordum.



Futbol uzmanı değilim ama japon kadın futbolcuları izleyince aklıma çocukluğumun son dönemlerinde ucundan yetiştiği futbollu japon çizgi filmleri geldi aklıma. Kaptan tsubasa, roberto, nankatsu takımı, uzun saçlı kaleci wakashimazu aklımda kalanlar. İzleyen bilir, o çizgi filmlerde herhangi bir atak, inanılmaz bir savaş filmi sahnesine dönüşür, futbolcular metrelerce zıplar, havada asılı kalır, topa vurulduğunda garip efektler, ve o saniyeyivermek için türlü türlü bakışmalar, bir türlü içeri girmeyen toplar...

japon milli takımının da işte o animasyonların çocukları, onlarla büyümüş kuşağın topçuları olduğunu düşündüm birden. Ki maçları izlediğimde de (bunu aşağılamak için söylemiyorum) çizgi film tadında, takım oyunu ve kahramanların zaman zaman öne çıkış tarzları anlamında, fena şekilde 'idealize' edilmiş olmasına karşın, düşsel yanları da giderek gelişen bir futbol oyunu seyrettim. Hoşuma gitti mi? Evet.. mücadelesi ve estetiğiyle o çizgi filmleri hatırladım. Onları tekrar izlediğimde de başta japonya milli takımı olmak üzere kadınlar dünya kupasını hatırladım. üstelik aynı sıralarda copa america maçarına baktığımda, "bu işi erkekler ve latin amerikalılar en iyi yapar" yargısının yıkılışına da şahit oldum...
Japonya milli takımının kaptanı Sawa'yı da saygıyla ayrı bir selamlamak isterim...