11 Kasım 2012 Pazar

2012 en iyiler (2)

2012'de en çok dinlediklerimi paylaşmaya devam ediyorum. Bir yıl önce kadar bu sayfada "Bildiğimiz dünyanın sonu ve R.E.M. hala yaşıyor" diye bir şey yazmamın üzerinden çok değil, birkaç ay geçmeden grup dağılmaya karar verdi. (hay elime) Gitmeden de son bir albüm bıraktılar...


Sürekli dinliyorduk ama yıllar sonra yeni bir albümle 'ilaç' gibi geldi. Kedi canını senin....



Bu kadın tam 12'den vurdu. Bu şarkısı 2012 boyunca peşimden geldi...



2012 en iyiler

Kasım'ı da yarılıyoruz. Çoktan Norveç kafası olduk. 2012 boyunca en çok dinlediklerimi paylaşmak istedim ben de.

Grizzly Bear bence son yılların en önemli gruplarından. Büyük gruplar çıkmıyor artık. Buradaki büyük anladığınız her anlamda... Buna gerek var mı ya da mümkün mü? O da ayrı. Grizzly Bear buna en çok yaklaşanlardan. Dumanı üstünde son albümleri Shields'tan daha fazla şarkı paylaşmak isterdim. Şimdilik bununla idare edin...




Her daim listedeler...






26 Ekim 2012 Cuma

SARI BİRA

daha önce burada yayınlanmış uyduruk bir metnin yeniden yazılmaya çalışılmış ve kısaltılmış hali. oldu oldu, olmadı çay demleriz... :)


SARI BİRA

"Muraaatttt....”
Günlerdir nemli yastığa eşlik eden uyandırma sesi buydu işte. Sokakta yine adaşım veleti seviyorlardı. Bodrum katındaki evimizde, yerin altında yaşayan tuhaf bir yaratık gibi hissediyordum. “Nemli yastık, düdüklünün tıslaması, nohutun kokusu.” Şeyleri adlarıyla çağırdım.
Muraaattt...” sesiyle yeniden irkildim. Anam da gözünde giderek şeyleştiğimi ispatlar bir tonda sesleniyordu artık. Çok önceleri bu saatte uyanmak için nelerimi vermezdim. Terse işleyen günün saatleriyle nemli ev bir olup, oramı buramı sızlatıyordu. Anam da benim ritmime ayak uydurmuş, hatta her daim ayakta gibiydi. Bu kadın ne zaman uyuyordu? Yüzünde, anneannesinden miras erken kırışıklıklarıyla, ev içinde atom karınca telaşıyla, bazen ayarını kaçırdığı şefkatiyle bir insan makina haline dönüşüyordu. Yalanı saniyesinde anlayan, niyeti gören, ama her daim yeni görevler edinmeye meyilli bir makina. Anlamaya çabalamak nafileydi. Beraberindeyse tuhaf bir suçluluk duygusu. Söz konusu olan çocuklarıysa, annelerin ve babaların, vücutlarının bir yerlerinde amaca yönelik birer çip taşıdıklarından emindim. Dört yıl önce ölen babamın özlemi bile enerjisini çalamamıştı. Uyanır uyanmaz tellendirdiğim her sigaraysa benimkinden alıyordu.
Murat oğlum, aç karnına içme şu zıkkımı. Gel bir şeyler ye.”
Öğlenleri gün içinde birkaç saat güneş alan küçük salonumuzda, ekrana giren ışıkla yarı görünmez hale gelen, ama evde sesi her daim yankılanan televizyonun gürültüsü eşliğinde yapılan geç kahvaltı saatleriydi. Sese kayıtsız kalamıyordum. Kanalı değiştirdim. Çoğu önemsiz son dakika uyarılı havadisler havada uçuşuyordu. Bir kısmı da 10 yıl önce olsa, binlerce genci sokağa dökecek türdendi.Yağmurda güzel oluyordu ama.
Üniversitede okurken birkaç uyuz iş ve sekiz ay cezaevinden sonra, üçteker bir arabayı nohut, pilav ve didilmiş tavuklarla doldurmak, zevkli gelmeye başlamıştı. Anam bile bu işe başladıktan birkaç hafta geçmeden, “Oğlum boşuna mı okudun?” lafını sayıklamayı bırakmıştı. Ne evdeki kitaplar, ne de arada içkiyi ve sigarayı abartışım ona fazlalık geliyordu artık. Ya da ben öyle sanıyordum. Kahvaltı masasındaki üç çeşit reçel, iki çeşit zeytin ve anamın doğaçlamaları, neredeyse evin en renkli halleriydi.
Televizyona eşlik eden kafa sesimi susturup hazırlanmaya başladım. Anam günlük alışveriş listesini her zamanki gibi elime tutuşturdu ve balık hafızama güvenmeyip sesli tekrar etti. Pilavı, nohudu ve didilmiş tavukları üçtekere özenle yerleştirdim. Yol aldıkça mazgallardan gelen koku, yağmurun habercisiydi. Otobüs kapılarından sarkan bacakların, kıçların, trafikte sıkışmış arabaların içindekilerin, işten eve yayan dönen hızlı adımlıların, bir takım ofislerde belki de bütün gün bağdaş kurmak isteyip de o şekli bir an önce almak için sabırsızlanan güzel bacakların, bir de kedilerin çarşı kuytularından yavaşça kafalarını uzatmalarının şaşmaz vaktiydi. Üçtekeri sabitlediğim yer ise cehennemdi. Artık saate bile bakmıyordum. Hemen arkamda, kaldırımın köşesindeki büfede asılı dönerin kalan miktarı, satış zamanıma az kaldığının kanıtıydı. Rıhtımla evlerin başladığı yer arasında, eve geri dönüş yolunun kusturacak kadar yoğun yaşandığı o iğrenç kaldırımda yer tutmak için az cebelleşmemiştim.. Hırlısı hırsızı, haraççısı... İkna kabiliyetim devreye girmişti galiba. Zaten kendimi yanlış insanlara sevdirme konusunda şampiyondum.
Müşterilerimin çeşitliliğiyse artık şaşırtmaz olmuştu. Avını yerken korunaklı bir yer arayan, belgesellerdeki vahşi hayvanlar gibi davranan göbekli amcalardan, bir eliyle plastik tabaktan tıkınıp, öbürünün hızı yüzünden görülmez hale gelen başparmağıyla mesaj atabilen genç kadınlara kadar değişen bir çeşitlilikti bu. Aaa, evet. Evrimin ispatı baş parmaklardı onlar. Eski bir filmde gördüğüm, otostop çektikçe uzayan başparmaklar gibiydiler. Dolmaya çalışan dolmuş, ayyaş ayakçı, bazıları bizim mahallede de gördüğüm karabaş ve insanların sokağa attığı hayret verecek kadar çok sayıda cins köpek ve ortalarında gömleğinin eprimiş kollarını bir türlü kıvırmayı beceremeyen ben. Yok abartmayalım. Sol taraflarında ben, sağda köpek...
Neydi, neydi, neydi?...”
Bazen yönümü en iyi arkadaşlarım Uğur ve Ali uğradıklarında hatırlatıyor, “Solda olan sensin lan” diye dalga geçiyorlardı.
Birkaç saat içinde çoğu gece olduğu gibi müşteri yoğunluğu kıvamını bulmuştu.
Kıyafetlerin, kitapların, ev eşyalarının, cep telefonlarının, arabaların, çorbaların ve tatlıların en çakmalarının cennetinde, insanların tavuk, pilav, nohut ve turşu karşısında eşitlenmesi hiç de kötü gelmiyordu. Arka sokaktaki bilmem kaçıncı sınıf müzikholden gelen müziğin eşliği de manzarayı başka bir hale sokuyordu.

Yağmurun geleceği belliydi. Üçtekerin lüks lambasının vurduğu arabanın buğulu camına çiseler doluştu. Birden bastırdı. Köpekler, yolcular ve tezgahlar kaçıştı. Su göllerinden bata çıka ben de. Ayağımın iyiden iyiye alıştığı o kötü kokulu birahaneye kendimi zor attım. Üçtekeri dükkanının önüne kilitledim. İçerisi benim gibi ıslak saçlarıyla yeni gelenler ve bağıra çağıra konuşan yükünü almış adamlarla doluydu. Saçımdan damlayan yağmur sularıyla bir masaya oturdum. Garson abinin gürültünün içinde eliyle yaptığı arjantin işaretini göz kırparak onayladım. İçerideki uğultuyu bastıran yağmur sesi, bağırışlara ve mutfaktan gelen kızartma cızırtısına karışıyordu. Birası bir başkaydı. Yani benim için öyleydi. Altın sarısı değil, bildiğin sarıydı. Hafif sulu ve ucuz. Ama sanki kafası başkaydı. Sigara dumanı bulutunun altında bir takım adamlar, sarı biraların eşliğinde hızla kelle oluyordu. Yan masada 40'larını süren gruptaki adamlardan biri, hegemonyasını çoktan ilan etmişti. Büyük el kol hareketleriyle ve müthiş bir heyecanla anlatıyordu.
Olay yerine gittiğimizde adamın beyninin parçalarını topladık. Sonra tabi kim bilir hastanede kaç parçaya ayrıldı. Neyse velhasıl kelam iş bitti. Çıkışta ne yaptık dersiniz? Gittik kelle paça içtik.”
Deli gibi gülüştüler.
Hem de sarmısaklı.”
Asker olma ihtimalleri yüksekti. Gürültünün içinden bazılarını seçebiliyordum. Bir başka masada üç genç, abi diye seslendikleri bir adamla oturuyorlardı.
Abi benim bi fotoğraf var, sana zahmet onu bir güzel fotoşoplasana?”
Niye?”
Lazım abi, sakalsız istiyorlar.”
Sakalları niye kesmiyorsun lan?”
Ya usta, sakalları kesince fena şekilde anneme benziyorum.” 
Öbür masadaki muhabbet daha mı iyi diye kulak verdim. Maaşallah, insan isteyince kurt adam olabiliyordu.
Muammer Abi, senin göbek biraz inmiş mi ne?”
Nerdeee?”
Ya boş versene abi dert etme. Ben sana bir şey söyleyeyim mi?”
Hah, birisi cümleye böyle başlamayadursun, en mal laflardan laf beğen. Eeee...
Abi şimdi bak, salatalık var ya, ne sever biliyor musun? Gölge. Gölgede büyür.”
Ulan sen var ya.”
Tuvalete gitmek için kalktığımda arka masaların birinde yine o abi oturuyordu. Hep aynı yerde konuşlanıp birasına ve kitabına gömülüyordu. Ön tarafları dökülmüş ak saçlarının özenle taranmış hali, yakası tüylü kot montu ve yaşına göre atletik haliyle diğerlerinden kolayca ayrılıyordu. Yine kitap okuyordu. Yine onun yaşlarındaki sevdiğim öykücünün kitabını okuyordu.
Masama döndüğümde geviş getiren gürültü devam ediyordu. Yağmur hızını kesmemişti. Kalk git abinin yanına otur diye geçirdim içimden.
Kadın olsan yapardın ama. Yok lan onu da yapamazdım.”
Birden elektrikler gitti. Birahanede ufak bir uğultu koptu. Enerjilerini de ışıktan alırlarmış gibi sesleri azaldı. Işıklar gittiğinde hissettiğimiz o birkaç saniyelik sessizlik, böyle de bir hayat var dedirten gerçeklik... Bir an için yaşanan o küçük aydınlanma haliyle mekândaki bütün adamların kafalarının üzerinde minik ampuller yanmıştı. Bazıları çocuklarını ve karılarını düşündü. Kimileri kötü davrandığı kız arkadaşını, kredi kartı borcunu, çocukluğunu geçirdiği köyünü ya da karanlık bir sahilde yıldızlı geceleri. Ben de Uğur'la bütün Kadıköy'ü tavaf ettiğimiz o geceyi. Bir kadın olarak adını sevmiyordu. Ama adı gibi geliyordu hep bana. Gözlerimi ovuşturdum geçti.
Garson masalara küçük mumlar bırakmıştı. Işığın ve muhabbetin kesintiye uğrattığı sarı bira tüketimi karanlıkla arttı. Üçüncüyü devirmek üzereydim. Sonunda cesaretimi toplayıp kitap okuyan abinin yanına yanaştım.
Abi merhaba oturabilir miyim?”
Tabi buyur.”
Bu arada ben Murat.”
Memnun oldum Kadim ben de.”
Adının bilgeliği üzerinde, gereksiz tek bir kelime bile sarf etmiyordu. Lafı ister istemez kitaba ve yazarına getirdim.
Bu adamı çok seviyorum.”
Ben de. Ama bu son kitabını o kadar tutmadım. Biraz başkalarına özenmiş. Hani şu psişik kusmuklarla dolu olanlara. Halbuki yalın haliyle seviyordum onu.”
Bunu daha alamadım. Doğrudur.”
Yağmur durmuyordu. Dursa da kalkacak gibi değildim. Sarı bira iyi gelmişti. Kadim Abi'yle sohbeti koyulaştırdık. Pilavcılık yaptığımı biliyordu. Hatta birkaç kere yediğini söylediğinde onu hatırlamayınca, hafiften mahcup da olmuştum. Kadim Abi şehir hatlarında kaptandı. Kadim Kaptan. Şekilci değildim ama bu harika bir isimdi. Okumaya düşkündü. Siyaset konuşmaya başladığında şimdilerde unutulmuş amentüleri sıradan ve gündeme dair örneklerle harika bir biçimde sıralıyordu. Benimle aynı kafadan olduğunu anladıkça da açılıyordu. Cezaevi günlerini, nasıl kaptan olduğunu, neden hiç evlenmediğini, çiçeklerle ilişkisini, adını ilk defa duyduğum balıklardan bahsetti. Koca bir Türkiye ve dünya turu attırdıktan sonra ağzından çıkan kelimelerle donakaldım.
Genç, vapuru kaçırmaya ne dersin?”
Soru karşısında duyduğum şaşkınlık, öykü okuyan o sessiz adamdan beklenmedik o çıkış, kurduğu cümleler sonrasındaki afallamam fark edilmeyecek gibi değildi. Konuşsam vereceğim her cevap, o güzel soruyu mahveder diye korkuyordum. Fazla düşünmedim. Seçilmiş kişi belli ki tam da o an bendim. Doğru soru da buydu. Sadece doğru yerdeydik. Evet derim abi” diye bir şeyler mırıldanabildim. Kadim Abi kaçtır en iyi dostlarım Ali ve Uğur'la aklımıza gelen türlü türlü planlardan daha anlamlısını önermişti. Bir örgüt müydük? Hayır. Siyasi ve toplumsal mesajlarımız olacak mıydı? Evet. Değişik bir şey mi deneyecektik? Az denenmiş.
Silahları Kadim Kaptan ayarlayacaktı. Üstelik kaçırdığımız vapurun yolcularıyla adada piknik bile yapacaktık. Köfteler, rakılar, voleybol filesi, toplar ve tavlalar da silahların yanında olacaktı. Güvenlik güçlerini tam da öyle bekleyecektik. Üstelik bize adadaki birkaç arkadaş ve vapurdaki birkaç adam da eşlik edecekti. En azından bir yaprak kımıldamış olacaktı.
Ne o canın piknik yapmak istemiyor mu?” diye sordu Kadim Kaptan göz kırparak.
Hem de fena” diye cevapladım.
Telefonlarımızı aldık. Ayrıntıları Uğur ve Ali'nin de katılacağı birkaç akşam sonraya bıraktık. Kadim Kaptan iznini isteyip kalktı. Yağmurun durduğunu fark etmemiştim bile. Bir küçük bira daha içip yollandım. İçim kıpır kıpırdı. Anam belki çok üzülecekti. Ama her şeyi hesaplamıştım. Bankadaki birikmiş para ve emekli aylığı ona yetecekti. Keşke tek bedeli bu olsaydı. Üstelik o da gurur duyardı. Dışarısı sanki iki saat önce yağmurdan kıyamet kopmamış kadar sakindi. Rüzgâr da dinmiş, zamansız bir soğuk kalmıştı. Geri kalan pilav için durmadım. Arabayı eve doğru hiç olmadığı kadar hızlı sürdüm. Uğur'u aradım hemen.
Uğur her zamanki muzipliğiyle yanıtladı. “Oooo, Murat Bey... Hayırdır bu saatte aramazdınız. Neler yapıyorsunuz efendim?”
İyidir. Bana bak yarın buluşmamız lazım. Yeni bir plan var. Bak bu sefer çok farklı. Telefonda konuşamayız” diyerek ertesi gün için sözleştik.
Arabayı her zamanki gibi apartmanımızın önüne kilitledim. Ali'yi aradım cevap vermedi. Cevap vermediyse canı fena sıkkındı. Bu kesindi. Böyle zamanlarda onu nerede bulacağımı da biliyordum. Mahallemizin hemen yanında sokak lambalarının ışığıyla yetinen parka vardığımda salıncakta sallanan Ali'yi belli belirsiz seçebiliyordum. Ufak adımlarla yaklaştım. Salıncakların arkasından dolandım. Yanındakine oturdum. Başladım sallanmaya. Ali ha bire sayıklıyordu. “Bin beş yüz. Bin beş yüz.”
Hızına yetiştim. Beni fark etmedi bile. Ben de başladım sesli konuşmaya. “Vapur kaçıracağız. Vapur kaçıracağız. Piknik yapacağız. Piknik yapacağız...”
Ali'nin salıncağı yavaşladı ve yavaşladı ve durdu. Hızını alamayan benim salıncağın zincirini aniden tutup beni durdurmasıyla sarsıldım. Bir eliyle salıncağımın zincirinden, öbürüyle kolumdan tutup beni kendine çekti.

Sahi mi diyon lan? Bunu hiç konuşmamıştık.”
Kollarını silkeledim ve salıncaktan indim.
Ya Ali sen ne zaman adam olacaksın? Sahi, evet. Yeni bir şey. Sonra anlatacağım.”
Uğur'a haber verdin mi peki?”
Yarın buluşacağız.”
Sigaran var mı?”
Paketi uzattım. Bir tane de ben yaktım. “Bize gidelim” dedi. Yol boyunca hiç konuşmadık. Yağmurdan kalan su birikintilerine basa basa, yavaş adımlarla planın ayrıntılarını düşünerek, kendimizce evirip çevirerek yürüdük. Mahalleye vardığımızda, daha çok sıçana benzeyen siyah beyaz yavru bir kediyi de yanımıza aldık. Evde bir güzel kuruladık. Suyunu sütünü verdik. Ali elektrikli ısıtıcıyı “Sezonu açıyoruz. Sabah erken kalkacağım sen takıl” diyerek açtı.
Yorganın altına bıraktım kendimi. Sarı bira tadı ağzımda, ada vapurları gördüm rüyamda.


2 Haziran 2012 Cumartesi

ADA VAPURU





Sevdiğim kadınla, güneşin yüzünü göstermeye başladığı günlerin birinde, adaya gitmeye karar vermiştik. Başta hayaldi. Her yolculuk hayali gibi gidilecek yerde yapılacaklar, belki yanına alacağın birkaç parça bir şey, yiyecekler ve içecekler konuşuldu. Ben ve o. Mümkünse sessiz bir gemi yolculuğunun ardından, yeni yeni çiçeklenen ağaçların altında yürüyüp adanın sessiz bir köşesini bulup oturacaktık.

Ama ne yapsak olmuyordu. Baş başa kalmaktan mı sıkılıyorduk? Mutluluğu çoğaltmak mı istiyorduk? Fazla mutluluk acaba bizi rahatsız eder diye mi düşünüyorduk? Sorular birbirini izliyordu. Yüz yüze ya da telefon görüşmelerimizde, adaya tek başımıza kaçamayacağımızı, daha doğrusu tek başımıza onlarsız gidemeyeceğimizi anladık.


Önce bir kaçını çağırdık. Sonra birbirimizden bağımsız en uygunlarına haber verdik. Onun ve benim uygun bulduğumuz misafirler, ikimiz için de toplamda uygun hale gelmeye başlıyordu. Fazlası yoktu. Hatta hep bir tarafı kalmış konuk listesiydi.

Zaten hepsi hayatlarımızın belli zamanlarında konuğumuz olabilecek tiplerdi. Her anımıza eşlik edemezler, her anıda da yer alamazlardı. Ama adaya onlarsız gidilmezdi.

Listeyi tamamladık. Ya da liste kendi doygunluğuna ulaşıp bize bağırdı: "Vakit tamam. Hadi gidiyoruz."
Son kez eksik gedik, çağrılmayan var mı diye baktık. Vapurda ve adada yerleri bile hazırdı. Yolcu listesini son kez kontrol ettik;
o, ben, deniz, sevgi, tutku, buse, okşan, güneş, bahar, duygu, neşe, gülümser, umut, kadim, arzu, gönül, bilge, şirin, mert, meltem, emel, yağmur, yıldız, çetin, arif, hilal, yavuz, ruhsar, mehtap, fulya, gül, yaprak, gizem, onur, saadet, çiçek, derin, sevda, öykü, sevinç, gözde, hazal, mesut, ufuk, latife, hayal, anıl, rüya, armağan, refik, cemre, beste, canan, barış, yüksel, ömür, döndü, müjgan, yaşar, kaya, sefa, yosun, bulut, ümit, adalet, erdem, bayram, sümbül, şirin, afet, poyraz, menekşe, gani, yiğit, ilhami, tan, nazlı, can, mutlu...

Karşılıklı oturuyorduk. O, armağanla gizemin, bense rüyayla öykünün arasında, yerlerimizi çoktan almıştık. Vapurumuz iskele aldı. Ada yönünde tam yol ilerlemeye başladık.

Ne yapıp edip vapura sokmadığımız üç kişi, kıyıdan denize doğru, öfkeden kudurmuş bir şekilde bağırıyordu; emir, zafer ve galip... 

1 Nisan 2012 Pazar

çekyat günlüğü


Bir aya yakındır evsizim. Bodrum katındaki dairemi tuhaf bir hüzünle boşalttım. Sevgileriyle ve yine sevgileri kaynaklık tır tırlarıyla beni öldürdükleri annemlere gittiğim birkaç günü saymazsam, her akşam bir tandığın evinde kalıyorum. Sırtımda çantam, gerekli malzemelerle dolanıyorum. Başlarda zevkli bile sayılabilirdi. “Bu akşam Beylerbeyi'nde mi kalsam, yoksa Bahariye'de mi??” gibi bol seçeneğin arasından gidecek bir yer seçmeyle, çingene ruhumu gıdıklayan bir şeylerle avunuyordum. İlk dokuz gün dokuz ayrı evde kalmayı da başardım.Aferim bana. Sonra çevrim başladı.
Evli, evli ve çocuklu, öğrenci, bekar, işsiz, çalışan, eve iş getiren, türlü kadınlar ve erkeklerin havasını soluyup kokusunu ve rengini verdiği, en hijyeniğinden, en kirlisine, komibilisnden sobalısına, bol yemeklisinden, en susuzuna kadar farklı evler... İkiz yataklar, koltuklar, yer yatakları, tekli ya da 0.75 insanın sığabileceği, uzun süredir kullanılmadığıyla tozlu ve soğuk misafir odası denen garip odalardaki yataklarda uyudum. Bir takım kanepelerde ve yataklarda birileri, kafamın altına bir yastık üstüme yine türlü türlü battaniyeler ve yorganlar örttüler. (hepsime minnettarım)
Banyolarında duşlar aldım. DİA marka boxer'larımı (ucuz ve kullanışlı. Ancak önündeki DİA yazısını her gördüğümde, içindekinin bir konserve ya da süt olmadığını, Althusser'ci deyimle DİA'nın Devletin İdeolojik Aygıtları kavramını, ve içindekini düşününce, devletin bir tür erkek aygıtı kafasını düşünmekten, hatırlamaktan kendimi alamıyorum o ayrı) kirli çoraplarımı ve t-shirt'lerimi yıkadım...
Ama en çok çekyatlar eşlik etti. Adı kadar güzeldir. Hani karşı cinsten biriyle uyusanız, dar alanda kısa paslaşma tadında daha da güzel bir hale gelebilir. Hele bir de gittiğiniz evde o an kalabalık bir güruh varsa, üzerinde o an birileri bile otursa artık ilk işim bir çekyata göz koymak ve ilk fırsatta üzeri boşaldığında oraya kıvrılmak. Zor açılanlar, ortası sırtınıza batanlar, herhangi bir yataktan yüz kat daha rahat olanlar.... Çekyat candır...
Ama son bir haftadır yorulmaya başladım. Hastalandım... Bir ayda üç kilo verdim. Artık yoruldum başkalarının sabahlarına uyanmaktan. Çekyatlarda gördüğüm rüyalarım keşke gerçek olsa demeye başladım... Sonunda bir ev buldum.
10 gün sonra taşınacağım. Çekyatım da olacak. Gelen misafirlerle paylaşmaya kıskanacağım, günlüklerime devam edeceğim bir çekyat...
Yer yatağı mı? O başka bir yazının konusu olsun... Şimdi rehberden bu gece kafamı koyabileceğim çekyatlı evi olan birisini bulmak için çalışmaya başlamalıyım... 

31 Ocak 2012 Salı

OKUMASAYDIK ÇILDIRIRDIK...



2011 listeleri havada uçuşurken kendi kendime, “benim neyim eksik” dedim. Üstelik bu türden bir liste, ille de 2011'de çıkmış kitaplar ya da müziklerden oluşmak zorunda değil diye düşündüm. Listenin kendisi benim 2011'imden oluşabilir. Ve bu herkes için geçerli olabilir. Kendimce 2011'de okuyup en çok sevdiğim ilk 10 kitap listesi yapmaya karar verdim. İlk ikide soluğum kesildi. Aklıma önce Walter Benjamin'in Son Bakışta Aşk'ta, kitaplarla fahişeler arasında kurduğu bağlantılardan oluşan listeyi, sonra da 2011'de okuyup beğendiğim bazı satırları paylaşmak geldi. Altta önce Benjamin ve geçen yüzyılın başında yayımlanmış ama benim geçen yıl okuduğum kitaplardan ufak alıntılar var...


I. kitaplarla ve fahişelerle yatılabilir..
II. kitaplar ve fahişeler zamanı dokur.. geceye gündüz, gündüz de geceymişçesine hükmederler..
III. ne kitaplar ne de fahişeler dakikaların onlar için değerli olduğunu belli ederler.. ama biraz daha yakından tanındıklarında, ne kadar büyük bir telaş içinde oldukları görülebilir.. biz kendimizi kaptırdığımızda onlar dakikaları saymaktadır..
IV. kitaplar ve fahişeler öteden beri mutsuz bir aşkla birbirlerini severler..
V. kitaplar ve fahişeler – her ikisinin de onlardan geçinen ve onlara kötü davranan bir erkeği vardır.. kitaplarınki, eleştirmenler..
VI. kitaplar ve fahişeler umuma açık yerlerde hizmet verirler – öğrenciler için..
VII. kitaplar ve fahişeler – onlara sahip olanlar nadiren sonlarına tanık olurlar.. göçmeden gözden yitmenin bir yolunu bulurlar..
VIII. kitaplar da fahişeler de nasıl bu yola düştüklerini anlatan hikayeler uydurmaya bayılırlar.. oysa çoğunlukla ne olduğunu kendileri bile fark etmemişlerdir.. yıllar boyunca ‘kalbin’ sesine kulak verilir; günün birinde sırf ‘hayatı gözden geçirmek’ için durulan bir köşe başında kellifelli bir gövde pazarlığa başlar..
IX. kitaplar ve fahişeler kendilerini sergilerken sırtlarını dönmeyi severler..
X. kitaplar ve fahişeler doğurgan olur..
XI. kitaplar ve fahişeler – ‘dar kafalı yaşlılar, genç orospular..’ bir zamanların kötü şöhretli kitaplarından ne kadar çoğu bugün gençleri eğitmekte kullanılıyor..
XII. kitaplar ve fahişeler kavgalarını herkesin gözü önünde ederler..
XIII. kitaplar ve fahişeler – birinin sayfalarındaki dipnotlar neyse, ötekinin çoraplarındaki banknotlar da odur..


Kıskançlık, onu çeken kişi tarafından istediği kadar ustalıkla gizlensin, çektiren onu çabucak keşfeder ve bu sefer o gösterir ustalığını. Bizi bedbaht edebilecek konularda kandırmaya çalışır ve bunu başarır da, çünkü sıradan bir cümle, hiçbir şeyden haberdar olmayan birine, gizlediği yalanları ifşa etmez; onu diğer cümlelerden ayırmayız; korka korka söylenir, dikkatsizce söylenir. Daha sonra tek başımıza kaldığımızda, o cümleye geri döneriz; gerçeğe tamı tamına uygun değilmiş gibi gelir bize. Peki ama, cümleyi doğru hatırladığımızdan emin olabilir miyiz? Cümleye ve hatıramızın doğruluğuna ilişkin, içimizde kendiliğinden doğan şüphe, kimi sinirsel bozukluk hallerinde, sürgüyü çekip çekmediğimizi, elli kere baksak da hatırlayamadığımız zaman yaşadığımız şüpheye benzer; sanki hareketi binlerce kere baştan alsak da hiçbirinde kesin ve kurtarıcı bir anı harekete eşlik etmez. Hiç değilse kapıyı elli birinci kez kapatabiliriz. Oysa kaygılandırıcı cümle, geçmişte, tekrarlanması bizim elimizde olmayan, belirsiz bir işitme sürecinin içindedir. Bu durumda, dikkatimizi, hiçbir şey gizlemeyen, başka cümlelere yöneltiriz; tek şey, daha fazla şey öğrenme arzusu duymamak için, her şeyden habersiz olmaktır ama onu da istemeyiz. Kıskançlık ortaya çıktığı anda, hedef aldığı kişi tarafından, aldatma hakkı doğuran bir güvensizlik olarak görülür. Zaten bir şeyler öğrenebilmek amacıyla, yalan söylemeye ve aldatmaya başlayan da ilk bizizdir.”
Mahpus – Marcel Proust

not: 7 ciltlik bir romanın bir yerinden alıntı yapmak, hele bir de bunu Proust Abi'den yapmak çok zor bir şey. Neyse ki ciltleri bitirmenin rahatlığıyla alıntıladım...


Devlet denilen, sonunda düğmelerde ve başkaca madeni parçalarda son bulan o demir kollu mekanizmanın öne çıkmış bir ucu olarak tanıklık etmişti. Gelgelelim düzeni iyi işleyen bir devlette sürekli yaşamanın hayaleti andıran bir yanı da vardır; insan yasalardan ve ilişkilerden oluşma dev bir aygıtın denge içerisindeki kollarına değmeden, onları harekete geçirmeden ya da varoluşunun dinginliği içerisinde onlar tarafından ayakta tutulmaksızın ne sokağa çıkabilir, ne bir bardak su içebilir, ne de tramvaya binebilir; insan, içinin ta derinliklerine kadar uzanan bu kolların ancak pek azını tanır; öte yandan ise bu kollar, bileşiminin bütününü bugüne kadar kimsenin çözemediği bir örgü içerisinde yitip gider; bu kollar devlet vatandaşının havayı yadsıması ve onun boşluk olduğunu iddia etmesi gibi yadsınır, ama görünüşe bakılırsa bütün yadsınanların, su hava, uzam, para ve zamanın geçip gitmesi gibi, renksiz, kokusuz, tatsı , ağırlıksız ve ahlaksız olanların gerçekte en önemli şeyler niteliği taşımasının,yaşamın bir tür hayalet yanının simgelemesinin özü de budur; kimi zaman insanın, tıpkı iradesinin dışında sürüklendiği düşteymişcesine, bir ağın anlaşılmaz mekanizmasına yakalanmış bir hayvanın delice tepinmesinin kopardığı hareket fırtınası içerisinde paniğe kapıldığı olur. Polisin düğmeleri de işçi üzerinde böyle bir etki yaratmıştı, ve o anda kendisine gereken saygının gösterilmediğini hisseden devlet organı tutuklamaya başladı.”
Niteliksiz Adam – Robert Musil 

14 Ekim 2011 Cuma

Lüfer bayramınız kutlu olsun





Tadını, şeklini ve huyunu sevdiğimin lüferi. Bundan sonra ekim ayının üçüncü haftası lüfer bayramı olarak kutlancakmış. Yemeyeli 2 yıla yaklaşıyor. (geçe sezon dayanamayıp biraz da suçluluk duygusuyla 2 kez çinekop alıp yediğimi itiraf etmeliyim) Küçüklerini yani sarkanatı lüfer, çinekopu da sarıkanat diye satmaları da cabası. O güzelim balığın bitiyor olmasını bilmek ve bunu elbirliğiyle başarmaksa sinir bozucu. Bütün bunlar dikkat çeken bu lüfer bayramı haftası önemli bence. Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar Konvinviyumu, İstanbul Lüfer'e Hasret Kalmasın ile birlikte yürütülen lüfer kampanyasının bir ileri adımı bu bayram. Boğaz'ın sultanının yakında sadece ruhunu çağıracağız yoksa.

Hikâyecilerimizin balıkla kurduğu ilişkiler, içinden balık geçen hikayeler balık kadar boldu eskiden. Okuduklarım arasında hem dili, hem de denizle ve balıkla kurduğu samimi ilişki açısından da önemli hikayelerden birini; Vecdi Çıracıoğlu'nun Oltacı Miran ve Sarıkanat adlı hikâyesini, lüfer bayramı aracılığıyla paylaşmak istedim.

Hepinizin lüfer bayramı kutlu olsun.

Not: Bu uyuduruk blog'un arkaplanına kötü yerleştirilmiş balık da lüferin ta kendisidir.(küçük bir çocuğa kağıt kalem verip balık çizin deseniz ortaya çıkacak muhtemel şekillerin çoğu lüfere benzeyecektir. Balık gibi balıktır yani)
Lu(ci)fer dedğim de olur kendisine. Literatürdeki 'blue fish' adı da pek yakışır ona.




OLTACI MİRAN ve SARIKANAT


"Foça Belediyesi "Deniz Öyküleri"yarışmasında 1. lik ödülü..."




Gece aralıklarla yağan yağmur çiselemeye devam ederken, ufukta tan kızıllığını koruyor ve yaşlı Şehir üzerini yer yer saran karabulut kümeleriyle sarmaş dolaş ağlıyordu.
Oltacı Miran, günün erken saatinde mahmur gözlerini açtı. Yatağının hemen yanıbaşındaki pencerenin tüllerini aralayıp günlerce silinmemiş camdan dışarıya baktığında, tilki uykusunda sesini dinlediği, sabaha kadar yağan yağmurla tamamen kararan ahşap evleri, suratlarına kara tülbent geçirmiş kara çarşaflı yaşlı kadınlara benzetti.
Sokak lambaları ürkek ve lerzandı...
Bugünlerde sabahlar ona uzaktı. Tan ağarmadan bülbül şakımalarıyla uyanıyordu.
Akşamdan kalmaydı ve biraz olsun kendine geldi. Yatağında doğrularak kenarına oturdu. Yüzünü sıvazladıktan sonra tülünü iyice sıyırdı. Yukarı kaldırılarak açılan pencereyi, sıkılmış yatağından güçlükle kaldırarak tutbabafingosunu çerçevenin altına yerleştirerek pencereyi kendi haline bıraktı. Boğaz’ın deniz iyodu, hafif esen rüzgârla odasını şöylesine bir kolaçanladı.
Mayıs ayının olağan sabahlarından biri yaşanıyordu. Müezzin, sabâ makamında uzun okunan ezanı daha da uzatmıştı. Ortalık tatlı bir serinlik içinde mis gibi toprak kokuyordu. Telâşlı yağmur her ağacı, her otu tertemiz yapmış, günü pırıl pırıl yapacak güneşi bekliyordu. Çevrede, en fonetik alfabeli dilde bile, hangi harflerle anlatabileceğimizi kestiremiyeceğimiz bir ses vardı. Seste bir renk, bir garip yayılmacı uçuculuk vardı. Bu, sonu gelen ilkbaharın diliydi...
Yerinden kalktı. Takunyalarını ayağına geçirerek ahşap taban döşemelerini eze eze cemişin* yolunu tuttu. Yalnız yaşadığı evin suyu her zamanki gibi kesikti.
Kapısının kenarındaki pişmiştoprak ibriği alarak kenefe girdi. İşini gördü, yüzünü yıkadı, peşkire kurulandı ve dudukasının** yattığı odanın kapısını açarak içeri baktı. Uyuyordu. Bir süre seyretti. Dudukası, şeker hastalığına yakalandığından bu yana yataklarını ayırmıştı. Sessizce kapıyı kapatarak, yatak odasına döndü.
Giyindi. Yatak odasından sessizce çıktı. Az sonra, bölük pörçük aklına bir gelip bir gidenler, belleğinden sıyrılıp bir yerlere uçtu. Bir elinde iki boy bambu kamış olta takımı, diğer elinde dört körüklü bozuk fermuarlı, derisi eskimiş çantasıyla dudaklarının arasındaki,
“Şen mınank(Şen kalalım)
Bayzar mınank(Aydın kalalım)
Ağkatnen mi mornank,”(Fakirleri unutmayalım) dua mırıltılarıyla eşikten adımını atıp sokağın başına geldiğinde, kenarları yer yer paslanmış alınlığa baktı. ‘Havyarın bir şampanyası eksik!..’ diye, içinden geçirdi ve ıslak taşların üzerinde kaymamaya dikkat ederek, yokuştan ağır adımlarla inmeye başladı.
Hava aydı...
Uyanmış nazenin Şehir’i ikiye bölen Delisu Boğaz sessizdi.
Denizde ince kırışıklıklar... Biraz afilenen, biraz kesilen incecik bir yel, ta uzak gökte apak, öylece salınıp duran bir bulut...
Gecenin kıyıya vuran dalgaları, sabahtan kalma hırçınlıklarını, hareketli müziğin eşliğinde danseden rakkaseler gibi sürdürüyordu. Berrak temiz suyun içindeki kimliği belirsiz balık tohumları hayatta kalma çabasıyla, sürüler halinde zikzaklar çizerek büyüklerinden kaçarken, kayalara çıkmış çağanozlar da yol almaya çalışıyordu.
Rıhtımın duvarı, yeşil yosunların sakal ve midye ordusu tarafından işgale uğramış, aralarında yengeç ve karides tohumları kaynaşıyordu. Boy boy yengeç yampiri yürürken, donuk bakışlı mercimek tanesi gözlerini yuvalarından çıkarıp çıkarıp içeri alıyorlardı. Denizin görünen dip ve rıhtımın duvarında garip ve anlaşılmaz bir karmaşayla bilinmedik bir dünyanın bireylerinin toplu raksı vardı.
Az sonra, deniz insanlarının Mavi Abi’si terlemeye başlamış, üzerini sarmalayan sis, yorganını havaya kaldırmıştı! Oynaş içindeki küçük kıvrımlı deryakuzusu dalgalar, kış günü kartopu oynamak için sokağa çıkmış bir çocuğun burnundan çıkan masum buğular gibi ılık tüten saçakbulutlarıyla kırıla kırıla kıyıyı okşuyordu.
Kendini günün sahibi sanan Oltacı Miran, iskelebaşına geldiğinde, midye ayıklayan
iki köylüsüne selâm verdi, durdu ve elindekileri yere bırakmadan öylece iskeleye bakmaya başladı. Deniz, iskelenin, seri çakılmış kalın çam kütük kazıkları arasına hapsedilmiş bir tutsağı andırıyordu. Kıyıdaki akasya ağaclarından birine ters çevrilerek yaslandırılmış, yer yer boyalı, kalafatsız macunu yarım yamalak vurulmuş bir sandala doğru yürümeye başladığında, belki, bir çağanozun kayalar üzerindeki yürüyüşünden, belki de hafif esen yelle denizin kıyıya vurmasından çıkan sesten olacak, bir kelebek renkli kanatlarını açarak ürkekçe havalanıp uçtu ve küçük sandalın dayandığı akasya ağacının en kalın dalına kondu.
Sandalın yanına kadar geldi ve her günkü olağan işine başlarken ürkek kelebek konduğu yerden uçtu. Çantasını yere bıraktı, kamışları ağaca yasladı. Sandalın altına zulaladığı limon sandıklarından birini çıkartarak yan yana koydu. Çantasından bir gazete çıkararak üzerlerine yaydı. Soluklandı. Bir cigara yakıp, dumanı dalga dalga denizin buharlarını boğmak istercesine savurduğunda, eski İstanbul efendilerinin fes püsküllerini yakma edasındaydı.
Boy boy; lüfer, palamut ve torik zokalarıyla, çapari, kurşun, fırdöndü, misina ve kıstırma kutularını sandıklardan birinin üzerine dizdi. Akasya ağacına çakılı çivilerden birine çantasından çıkardığı, üzerinde ‘Oltacı Miran’ yazılı küçük alınlığı astı ve çantasını diğer sandığın üzerine koyarak, sabahçı kahvesinin yolunu tuttu.
Kapısının yanına dayalı değişik boylarda gagam, kaska ve algarnalarla sarmaşık ve asmanın arasından sarkan gelincik ve karides sepet, sepet livar, fanyalı, düz ağ, mayna taşları ve çeşitli boylardaki çavelelarla tarifsiz bir uyum içindeki camialtı balıkçı barınağı sabahçı kahvesi; sürekli işi olmayan günübirlik yaşayanlarla deniz insanlarının bir midye kabuğu misali koruyucusuydu.
İçilen çay ve kahvelerin de tadı bir hoştu. Balıkçıların gözleri yeni perdahlanmış zoka gibi gri, keskin, sivri ve pırıl pırıldı. Velhasıl, herkes yaşamından memnun ve keyifliydi. Dudak kenarında olsun da, nasıl olursa olsun, yarım cigaraların sararttığı bıyıklar arada bir seğiriyor, gece avının yüzlerine vurduğu yorgunluk ellere kadar uzanarak hareketlerini dinginleştiriyordu. Çoğunun bir bacağı kıçının altında, kalın mika ve kemik çerçeveli şişe dibi gözlükleri burunlarının üzerine düşük, sadece kendi ellerindeki kâğıtların ve taşların akibetiyle bir yerlere derinlere dalıp dalıp gidiyorlardı. Bu halleriyle her balıkçı tek başına bir tür balıktı!..
Kahvenin hemen önünden akan Delisu’nun ötegeçesindeki tepelerde erguvanlar açmış, dekoru yeşillikleri zoraki süslemişti.
Şimdi corum zamanıydı. Denizin bereketi balığın suyunda kabarma zamanıydı.
Şimdi anavaşya corumu zamanıydı... Mayıs ayıydı...
Mayıs ayı, birçok balığın Karadeniz’e göç ettiği aydı. Çaça, gümüş, aterina, çamuka, kefal, istavrit, kıraça, zargana sürülerinden önce bunların tohumları kıyıda zigzaglar yaparak hareketleniyor, Delisu’nun sert ve acımasız kanal ve kıyı akıntılarına karşı inanılmaz bir enerji harcayıp kıyıları yalarcasına yol aldıktan sonra, bunları; palamut, sarıkanat, çinekop, lüfer sürüleri takip ediyordu.
Herkes, oltasını fazla değil, hemen önüne bıraktığında, Delisu kanallarının sıcağında uyuşmuş kofanalar, akyalar, torik, sivri ve zindandelenler istavritleri kıyıya öyle bir sıkıştırıyordu ki, zoka ve sıyırtmalar kabaran corumdan denize, büyük balıklara zorla iniyordu. İşte o ânda, kıyıdan arabalarıyla geçen, otobüslerle işlerinden dönenler dünyanın bu en büyük akvaryumunu görme şansına sahiptiler.
Corumlar için Köy’deki hummalı çalışmalar bitmişti. Sahildeki akasya ağaçlarına gerilen misinalar bezle sıyrılarak gamları alınmış, küçük ilaç şişelerinde korunan cıvalarla sıyırtmalar parlatılmış, ardından köpek uyluk kemikleriyle perdahlanmıştı. Rüzgâr almayan köşelerde küçük ocakların üzerinde yerleştirilmiş alüminyum cezvelerde, pik ya da malta taşı zoka kalıpların içine dökülmek için kurşunlar eritilmişti. Boy boydu zokalar kalıpların içinde; sarımsaktan torike dek boy boy... Canavar, zokalı yemi kuyruğundan kapıp kaçmasın diye çelik tel bedenlerle hırsızlar hazırlanmış, kepçelerin torları merametlenmiş, balıklar tetanos olmasın diye kakıçların pası çoktan alınmıştı! Parası olanlar, Mahmutpaşa’dan alıp da ham ipekten yaptıkları rengârenk torik sıyırtmalarını, hasetlere caka yapmak için göstere göstere çoktan takımlamışlardı.
Beyaza boyanmış bidon kapakları ikişer metre aralıklarla birbirlerine bağlanarak denize indiriliyor, erkete çocuk, saatlerce beyazın üzerinden geçecek karartıyı.. balıkları gözlüyordu. Camialtı balıkçı kahvesinde herkes yanında takımlarını alesta tutarken, küçük balıklar beyazın üzerinden geçmeye başladığında, erkete ince sesiyle, “Corum var!.. Sürüyor!..” narasını patlatıyor, içilen çaylar, kahveler yarım bırakılıyor, oynadıkları oyunun kimde kalacağı umurunda olmayan oyunbazlar, ellerindeki kâğıt ve domino taşlarını masaların üzerine savurarak, içtimaya çıkan bir manga asker gibi takımlarını kapıp kahveyi boşaltıyorlardı. Rıhtımda bir omuzluk yer bulabilmek için itiş kakışlar çıksa da, herkes bir dirsek temaslık yer yine de bulabiliyordu. Misinaları mantarından çözülmüş zoka, sıyırtma ve kepçeler hazır balığın sürmesi bekleniyordu.
İşte, böylesine bir curcuna, böylesine bir karnaval yaşanırdı ve her gün öyle pek fazla değil, sadece on, bilinemedi on beş dakika kadar sürerdi bereketli anavaşya corumları...
Oltacı Miran, kıyı yollu yürüyüp, köşedeki caminin önüne geldiğinde, ötegecenin bir yerinde köpekler ardı ardına uludu. Caddeyi geçerek, kahvenin kapısına kadar geldi. Sahilde bulunduğu sürede caddeden ne bir araba geçmiş, ne de bir insan yürümüştü ama, bahçe doluydu. İçeriye baktı, kimse yoktu. Cam kenarındaki küçük bir masaya sandalye çekerek, tezgâhını görebildiği yere ilişti. Delisu’ya baktı. Gözleri dalgalara, dalgaların en uzağındakindeydi.
Deniz kenarında ne zaman yalnız kalsa en uzak dalgayı beklerdi. En uzaktaki yaklaşır, ardından bir diğeri onun yerine hemen peydahlanıp, peşi sıra kıyıya yaklaşırdı. Dalgalar ona, sesin sahibine dönen yankıyı hatırlatırdı. Bir ses duyardı ötegeçeden ve bir diğeri kulağına kadar geleni zoraki kesintiye uğratırdı. Bu, ritmik, disiplinli ve sonsuz bir mükemmellikti.
İçinden, bir Büyükadam’ın işi bu, mükemmel yaptığı resme bu yetiyi vermeyi unutmamış, diye geçirdi ve “Artık benim de dalga sayma zamanım geliyor...” diye, kendi kendine konuştu.
“Kendi kendine ne sayıklıyorsun apparik***?”
Kahveci, elindeki bir bardak çayı önüne bıraktığında irkildi. Bardağa baktı. Çay bardağı, taze palamut balığı gözleri gibi pırıl pırıldı. Çayı hızla karıştırdı. Cebinden çıkarttığı bir karanfili dudaklarının dibine sıkıştırdı. Bu, her ne içerse yaptığı mutlak bir hareketti. Çay, az da olsa kırmızı çarkıfelek tabağına döküldü. Tabağın içini yere dökerek dizinde kuruladı. Bir cigara yaktı, dumanı derin derin içine çekti, nasırlı elinin tersiyle nemli iri burnunu sildi.
Dudağının bir ucunda karanfil, diğer ucunda cigara, çevresi mor, deniz mavisi gözleriyle yine denizlere daldı. Ötegecenin tepelerini delercesine başını yukarıya kaldırıp, bir süre öylece kaldı. Yüzünü önündeki çay bardağına çevirerek dorusunda bakışlarını sabitlerken, pencerenin kenarından, denizde ince uzun bir tekne, kuğu gibi süzülüverdi
Beyazdı ve alçak kamarası kahverengi cilalı...
Bir kızılderili kanosu, durgun bir Kuzey Amerika gölünde arkasından ince uzun bir çizgi bırakarak kürek şıpırtılarıyla nasıl ilerliyorsa, o da, dalgalarla dalgasını geçerek ağır ağır akıntıda yol alıyordu.
Oltacı Miran, Amerikan bayrağı asılı bordosuna baktı. Kıçında ‘Naci’s Hiawata’**** yazıyordu. Kuğunun palamut kıçına oturmuş kravatlı kelli felli iki adam dünyayı kendileri yaratmışçasına umursamaz lakayt bir tavırla önlerindeki masadan kaldırdıkları içki dolu bardaklarını, sabahın o saatinde, tokuşturdular. Bu hareketleri inadına camialtı balıkçılarını selâmlar gibiydi.
Kuğu, Hoyratdeniz’e kıçında fokurdayan köpüklerle küçüldü, bir sürü yelkovan peşi sıra...
Zaman aktı!..
Akşam olup hava kararmaya başlamış, denizin rengi göğün rengiyle aynılaşmış, ötegece tepelerine çoktan sis perdesi çökmüştü.
Gün süpürücüsü güneş, o günde görevini tamamlamış, başka başka yerlere yeni bir günü haber vermek için Köy’ün arkasındaki tepelerin ardına çekilirken Ay, sırasını bekliyordu. Denizin üstü gökboşluğu kadar karanlıktı.
Oltacı Miran, zamanın nasıl geçtiğini anlayamadı. Bu işe şaştı!.. Geçen mavnaları, gemileri saymış mıydı? Yoksa bir sıra yelkovanın ardı sıra bakakalmakla mı, zamanın tesbih tanesi anlarını yitirmişti? Yoksa kahvenin iç ve dışındakileri seyretmekle mi?.. Bilemedi. Bir türlü geçmişti işte zaman...
İşte, kıyılarda böylesine corumlar bekleniren, Boğaz’ın başka bir yerinde, kanalın sıcak suyunda, sağır bir sessizlik hükmünü sürüyordu. Anavaşya sürüsü, Delisu’nun Şeytanakıntısı’nın en büyük ilişkeninin altına sığınarak mayışmıştı. O kadar çok ve sıkışıktılar ki, ailenin büyük fertlerinin sırtını, birbirlerine sürtünmekten, yosunlar bağlamıştı. Dünyanın kendini bildiğinden bu yana birlikteydiler. Birlikte doğmuş, doğanın çeşit çeşit badirelerini atlatarak birlikte büyümüş, birlikte denizlerde göçmüşlerdi.
Efendideniz Ege’den gelmişlerdi. Kıyı yollu Marmara’ya giren lüfer sürüsü sabır dolu, kırgın deniz suyunun az da olsa ısınmasını beklentisi içindeydi. Sular ısındıktan sonra kanaldan çıkacak ve yollarına devam edeceklerdi. Tek bir ortak yanları vardı: Göçü hedeflemek!..
Çakal Reis, bir Uzakdoğu ülkesinden yeni getirttiği ve diğer reislerde bulunmayan deniz dibini tarayan radarıyla, miktarına kadar tespit ettiği sürünün üzerine Zamkinos’u çekti. Hemen iki tane sac teknesini denize indirerek ilişkenin önüne yirmi ikilik lüfer gerdirme ağını serdiler. İş, yüz bin çift balığı büyük ve geniş ilişken kayanın altından çıkartmaktı.
Bu, çok basit bir işti. Şok yapacaklardı. Yalancı şok... Sac teknedekiler içlerine ampul soktukları ağızları balmumuyla kapatılmış kavanozları ilişkenin iki ucuna indirip, Çakal Reis’ten talimat beklediler.
Reis, talimatını havaya doğru sıktığı el yapısı tabancasıyla verdiğinde teknedekiler, bir ucu bağlı kablonun diğer ucunu da akümülatöre kısa devrelerle değdirmeye başladılar.
Uyuyan mayışmış sürü neye uğradığını şaşırmıştı. Ara ara çakan ışığı büyüklerinden, beş altı tane orkinosun suyun içinde manevra yapmasından kaynaklanan şok ışık sandılar.
Sürü, artış sürüsüydü ve beklemeden ani bir hareketle sığındıkları ilişkenin altından önlerindeki tuzağa, ağa doğru her biri, yaydan çıkan bir ok hızıyla fırladılar.
İşte ne olduysa o an oldu. Büyük bir dalga geldi, hiç hesapta olmayan. Belki büyük bir şilep geçmiş, belki de denizin bir cilvesi... İki sac teknedeki tayfalar dalganın büyüklüğünü hesaplayamamıştı. Dalga, iki tekneyi birbirine boyu kadar yakınlaştırmış ve ağın gerginliğini almıştı.
Sürünün önlerinde olan büyük bir bölüm tüm gücüyle ağa yaslandığında gerdirmeyi gerdiler ve arkalarından gelen küçük bir bölüme yol açarak onların altlarından soğuk sulara azat olmasını sağladılar.
Çakal Reis, olduğu yerde, “Yüz bin çifti kaçırdım da!..” deyip tepinerek, sağına soluna küfürler yağdırıp dururken, sac teknedekiler yiyecekleri dayağın hesabını yapıyorlardı.
Anavaşya sürüsünün yarıdan fazlası Zamkinosların ağlarında, kalanıysa, her ferdi kendi başına darmadağınıktı. Delisu’nun o günkü anavaşya bereketinin kapıları kıyıda corum bekleyenlere kapalıydı...
Oltacı Miran, oturduğu yerden kalktı. Tahta sandalyede otura otura uyuşan kıçını açmak için, sahilde kıyı yollu yürüyüşe çıktı. Tarihi yalılardan kalmış, bol yosunlu iri temel taşlarının oluşturduğu doğal havuz, denizin gelgitleriyle yeşilimsi mor rengini, yeni buyuran Ay’ın parlamakta olan huzmeleriyle laciverde çevirmişti. Yosunlar salım salım salınıyor, dalgalar, kıyıdaki tarihi temel taşlarına yalvarıyordu.
Denizi daha yakından görebilmek için kıyıya biraz daha yaklaştı. Yosunların üzerine çıkmış birkaç çağanoz varlığından korkarak geriye, çıktıkları yere, denize doğru dipleyerek gözden kayboldu.
Denizler dalga dalga geldi. Rıhtıma vuran dalgalara baktı. Hemen önüne, önce iri ve kızgın bir dalga vurdu. Dalga rıhtımın altındaki deniz oyuğunda yarı yarıya erirken, sözleşmişçesine onun üzerinden ikincisi milyonlarca yıllık görevinden birini yaparak karaya ulaştı. Ardından bir daha.. bir daha...
“Su kokar mı? Kokmaz. Ama deniz? Deniz kokar. Kokan su bir tek denizdir. Hem de ne koku? Yosun mu desem, balık mı desem, özgürlük mü desem, desem ki, daha neler neler desem. Hayat kokar deniz, hayat kokar be...“ diye, kendi kendine söylendi.
Bir süre sessizliğini korudu. Dudağının ucuna bir karanfil yerleştirdi. Diğer ucuna da bir cigara iliştirdi. Cigarayı yakmadı. Sonra, yine iskeleye gözleri takıldı. İçinden ‚bir gün gelecek, çeşitli iskele altı balıkları, yengeçler ve çağanozlar iskeleyi sırtlayarak havalandıracaklar ve deniz, özgürlüğüne kavuşacak. Belki bir ıstranguloz, belki de bir kasa camoka için, onlarla birlikte yakalanıp tekrar denize dökülen milyonlarca telef çaçalardan biri, belki de hüzünlü bir balakarya bu özgürlük ordusunun öncülüğünü yapacak, kimbilir?, diye geçirdi. Ötegecenin tepelerini delercesine bakarak, “İnsanlar bir tek denizin üzerinde eşittir,“ diye söylendi.
Şok katliamından kurtulan sürünün, birbirine benzeyen, çeşitli boydaki fertlerinden biriydi. Büyükten küçüğe kofana, lüfer, sarıkanat, çinekop ve defneyaprağı olarak adlandırılmışlardı.
Sarıkanat, sürüler halinde yaşardı ve sürüler birlikte kaçmaya alışıktı. Kaçma emri, yaşaması için, avlanan tehlikeli başkalarınca verilmişti. Sürü halinde kaçış, en yaygın deneyimlerinden biriydi ve doğasının da bir parçasıydı.
Şimdi tehlike geçmiş ya da geçmiş gibi görünüyordu. Sarıkanat, engin denizlerdeki yaşamın kaygusuz durumuna dönme ve türünün her bireyi gibi yine canının istediği gibi davranmaya başlamıştı.
Yalnızdı...Sarıkanattı...
Denizin en hırçın, en ele avuca gelmez, en itaatsiz ailesinin yüz binlercesinden biriydi. Yapısı itibariyle güçlü, sürekli yüzebilen, keskin dişlere ve kuvvetli çene yapısına sahipti.
Yaşadığı şoktan olacak, bir süre, hafif yan yatarak kulağına soğuk kaçmış kırgın balıklar gibi avare avare kıyıları dolaştı. Dayanağı sürü yoktu. Nereye, nasıl ve ne hızla yüzeceğini bilememenin şaşkınlığı, korkusu içindeydi.
İnce tiz bir ses, sarhoş gecenin habercisi olarak duyulduğunda ötegecenin sokak lambaları ölgün ve lerzan yandı. Az sonra kararan karşıkara, yavaş yavaş siyah bir balinaya dönüştü. Ötegece Boğaz yalılarının tek tük yanmaya başlayan lambaları, gökyüzünde ilk peydahlanan yıldızlar gibi göz kırpmaya başlayıp çoğaldılar.
Sarıkanat, bir süre kararan denizin engin derinliklerinde dolaştı durdu. Derinlerde su soğuktu. Kıyıların daha sıcak olacağını yanal çizgileriyle duyumsadı. Bir süre başıboş, sığınacak bir ilişken aradı ama nesline göre kısa olan yaşamında ilk kez gördüğü ışık çakan canavar aklına geldi. Öylesine hareketsiz yakalanmak istemiyordu. Yüzerken yakalanmama şansı daha fazlaydı. Kuvvetli dip, kanal akıntılarıyla, içgüdüsü yardımıyla göçünün yolunda Hoyratdeniz’e doğru yüzmeye başladı. Kâh ilerliyor, kâh kesişen akıntılara girerek yerinde sayıyordu. Akıntıda ilerlemenin en kolay yolunun kıyıya girmek olduğunu yine duyu sistemleriyle biliyordu ve öyle yaptı.
Zaman daha da aktı!..
Balina, önünden akan siyah mürekkebin üzerine pırıltılarını kutsayarak serpiştirmeye çoktan başlamıştı. O, üzerinde yanıp sönen ışıklarıyla artık pırıl pırıl sonsuz okyanusun yolundaydı!..
Oltacı Miran, çağanozvari yürüyüşüyle kıyıdaki takımlarının yanına kadar kadar geldi. Yıldızların parlaklığıyla tütsülenmiş deniz, gözlerini esir almaya başlamıştı. Önümden akan bu kadar çok siyah mürekkebi nereden buldular da buraya doldurdular. İyi bir gece olacak‚ diye düşündü. Ters çevrili sandalın altından bir tane daha zula limon sandığı çıkartıp, üzerine olta takımlarını koyduğu sandığın yanına koyarak üzerine bir gazete kâğıdı serdi. Ve, çantasından çıkardığı sefertası kaplarındaki mezeleri yerleştirerek çilingirini hazırlamaya başladı.
Tuzlu çaça, iki dilim lakerda, patlıcan parpul, kırmızı biber turşusu, iki dilim ekmek ve otuz beşlik sulandırılmış Beyaz Ateş rakı... Çilingir tamam, sıra oltasını hazırlamadaydı. Kamışını bir gün öncesinden yakaladığı izmariti sardığı ıslak bezden çıkarttı ve kokladı. Kokmamıştı ama lüfer ve şürekâsı, bu zamanda, bu corum zamanında taze yem severdi. Yine de buna şükürdü, zira denizlerde canavar olduğundan yem bulmak zordu. İzmariti ortasından iki şak‚ yaprak yaptı. Bambu kamışlardan uzun olanını aldı. Sarımsak zokaya izmariti kuyruk kısmından iki kez dolayarak geçirerek, bisiklet teli bedenli hırsızını taktı. Zokayı, denizin tabanından bir beden yukarıda tutacak olan cigara varağı sarılı mantarını kontrol etti. Tamamdı. Üç adım önündeki kıyıya yürüdü. Kamışın ucundan misinayı denize yarım sobe ederek saldı ve ayaklarının dibindeki yarığa kamışın alt ucunu sıkıştırdı. Yerine döndü.
Manzara, Boğaz’ın sularını karalara bürümüş haliyle yine aynıydı. Sessizlik çevreye hakimiyetini kurmuştu. Yıldızlar yukarıda, uzak, pırıl pırıl ve sessiz; balıklar aşağıda, ıslak derinde ve kara, karanlık .. gevezeydi…
Sarıkanat, suyun yüzeyine çıkmak istedi. Nereden, nasıl, ne zaman deniz yüzeyine çıkacağı belli değildi. Dünyasına gözlerini açıp da yaşam mücadelesini verdiği günden bu yana tabiatın ona bahşettiği düşmanlarından kendini kollama güdüsüne sahipti.
Yağmur erken küstü, ortalık toprak ve deniz koktu. Caddenin iki yanına belli aralıklarla dikilmiş akasyaların arasına serpiştirilmiş vefasız kavakların polenleri rüzgârla uçuşmaya başladı. Polen serpen rüzgâr, denizden yayılan iyot kokusuyla burun deliklerinde girdiğinde, genzindeki rakının gözleri baygın baktıran, bakışları melülleştiren kokusuyla çarpıştı.
O, karanlığın içindeki diğer karanlıklara da alışıktı.
Yaklaştıkça daha da belirginleşen aydınlığa doğru kuyruğuyla küçük şıpırtılar çıkartıp eğlenerek ilerlemişti. Bu, küçüklüğünden bu yana en sevdiği, eğlendiği oyunlardandı: Deniz suyunda özgürce zıplamak...
Karanlığın sonuna geldiğinde, deniz, gri bir dolunay gibi parladı. Suyun yüzeyinde zıpladığında yüzünü başka bir dünyanın havası yaladı. Bu, onun yaşayamayacağı havasız bir dünyaydı.
Dipledi ve tekrar suyun yüzeyine yaklaştı.
Başını biraz daha ileri uzattı. Şimdi gri dolunayın tam ortasındaydı. Suyun yüzeyine dik duruyordu. Bu, hoşuna giden kokulu bir oyundu. Oyunu içine daha iyi sindirmek istercesine bir daha, bir daha dalıp çıktığı an onu gördü. Ayışığının kıyı sularında pırıl pırıl parlayarak ona göz kırpan avı.
Tuttuğunu koparırdı ve kesinkes becerikliydi tüm nesli gibi...
Günü düşüren gece, hafif eserek sahne alan rüzgârla bir çisenti başlattı. Yağan yağmurun denizin üzerinde çıkarttığı başak saplarını seyretmek, akrabalarının bir bir gidip yerleştiği ama kendisinin bir türlü gidemediği, hayalindeki Eiffel Kulesi’nden Paris’in üzerine lapa lapa yağan kar tanelerini seyretmek gibi bir şeydi. Yağmura aldırmadı. Az sonra şımarık yağmurun keseceğinden adı gibi emindi.
Ötegece tepelerinin üzerinden, göğe asılı bir ampul gibi duran Ay yavaş yavaş kaymaya başladı.
Ay, batarken yağmura tutunurmuş ağaç üstünde...
Beslenirdi her canlı gibi mevsim tanımadan ve denizlerin en yırtıcı yaratıkları arasında bir genelleme yapılsa kesinlikle ilk üçte yerini alırdı. Günün saatleri, ışık gücü, sıcaklık, son beslendiği zaman ve besisinin niteliği gibi etkenlerle iç isteklerini harekete geçiren uyarıları hiçbir zaman onu yanıltmazdı. Koku, tat alma, görme organları ve meşhur yanal çizgi sistemiyle algılarına eklenen dış uyarılarla avını bulmada bir zorluk çekmez, neyle ve nasıl besleneceğini belirleyerek karnını doyururdu.
Avını gözüne kestirip de yaklaştığında huysuzlaşır, denizin engin maviliklerinde dolaşırken gösterdiği uysallığı ortadan kalkar, hırçınlaşır ve yok etme güdüsünün en ayyuka çıkan biçimi gözlerindeki parlaklığa yansıyarak avına doğrudan saldırırdı.
Oltacı Miran, çantasından eğrilmiş, yarısı kullanılmış bir mum çıkartarak düzeltti. Muhtar çakmağını çakarak tabanını eritti ve önüne yapıştırdı, fitilini ateşledi. Bütün gün çantanın içinde kalmış mum, önce şöylesine bir söner gibi yaptı, sonra harlandı. Sonra yine pırpırladı ve söndü. İşaret parmağını ağzına sokarak ıslattı ve havaya kaldırdı. Rüzgâr gündoğusu esiyordu. Ermeni kandili yapmak lazım, diye düşündü. Sişenin yarısını bir bardak daha çıkartarak üleştirdi. Boş şişeyi, yanındaki tenekenin içine daldırarak suyla doldurdu, göz seviyesine getirerek seviyesine baktı. Suyun birazını boğumuna kadar boşalttı. Şişenin ağzını baş ve işaret parmakları arasına alıp, diğer elinin ayasının ortasıyla sertçe vurdu. Şişenin kalın dibi, içindeki suyla birlikte çökerek aktı. Yan yatmış sönük mumu yakarak dikti ve dipsiz şişeyi üzerine rüzgârdan koruyucu bir kılıf olarak geçirdi. Ermeni kandilli mum ateşi, gökyüzünün yıldız gülümsemesiyle kırmızı, sarı motifli lâle ve karanfiller siyah fonda, üzerine hat yazılacak bir ebru tavasını andırıyordu. Bir önceki geceden kalmış yarım Beyaz Ateş gözyaşı şişesini yanlarına koydu. Mum ışığının çevresinde bir pervane döndü, gri tonlu göz perdesi önünden kırık şemsiye kanatlı kör bir yarasa her geceki umarsız telâşıyla geçti, uzaklardan bir puhukuşu öttü, yukarıdaki acıçeşme yalağının müzisyen kurbağaları vırakladı.
Mum ateşinin gölgelerini seyre daldı. Ateş küçüktü! Bazen küçük olmalarına rağmen, varlıkların gölgeleri büyüktü ve çıkan ateşin gölgeleri yerdeydi, ateş ayakta! Ateşin yalancı gölgesi bir emir eri gibi hemen yanı başındaydı. Ateşin çıkardığı ışığın çizdiği gölge oyunları, yaşamın gerçeklerinden bıkmış gönüllere neler neler anlatmazdı ki?..
Kıyıda gezen bir çok istavrit, zargana, gümüş, sardalyaların gövdelerinde türünün en büyük özelliğinin izlerini çok bırakmıştı. Dişleri o kadar keskindi ki, avını bir hamlede ikiye bölebilirdi.
Çevresinden gelen dürtülerin verdiği bir tepki yapısı ve sinir sisteminin kalıtımla geçen özellikleri, geçmiş deneyimlerden neler öğrenmiş olduğuna ve bu dürtülerin yapısına bağlı bir ırkın sayılmayacak kadar çok üreyen üyelerinden biriydi.
O da, diğerleri gibi çevresindeki dünyayı görme, koklama, işitme, dokunma, tatmayı kafasından kuyruğuna kadar uzanan yanal çizgilerle algılardı.
Oltacı Miran, Beyaz Ateş’ten bir yudum aldı.
Ateş yükseldi. Az sonra bu yükseltinin ateşin harından olmadığını anladı. Bu kadar yükselme biraz tuhaf diye, içinden geçirdiğinde, karşı tepenin ardından kızıllığını koruyarak yükselen Ay’ı gördü.
Sarıkanat avını kokladı ve geriledi. Av, daha önce keskin dişleri arasına alarak parçaladıklarından farklıydı. Yaşadığı sular değil, hava kokuyordu, kara kokuyordu. Bu, başka bir dünyanın kokusuydu. Parlak gümüşi renkte cigara barağına sarılı mantarın yakınında hareketsiz durdu. Vücuduna oranla kocaman gözleriyle onu izledi. Kuyruk yüzgecini çok hafif hareket ettirerek, avına yavaşça tekrar yaklaştı. Saldırma mesafesine gelince, aniden vazgeçti ve bir diş atımlık mesafeden bir hamle yapıp kafa attı ve kıvrak bir hareketle gerisin geriye dönerek beklemeye başladı.
Oltacı Miran, Ateş’ten derin bir yudum daha aldı.
Yaktığı mumun küçük aydınlığı ve Ay, şiirsel bir düşle trajik şekilde sarmalanmıştı.
Tüm hırçınlığına karşın yelkenlerini suya indiren Poseidon’un***** altın sarısı bukle saçları; sakin ve kara denizde, bir aynada yansıyormuşçasına tel tel ağlarını örüyordu. Bu; o an, o denizden geçen her denizci için er ya da geç yakalanacağı bir iletişim, bir ağdı. Çünkü, ateşti ve ayışığıydı.. güzel okunan bir şiirin fonuydu.. uzaklardan gelen esintilerle bir Roman vatandaşın nefesinden çıkmış yanık klârnet nameleriydi…
Sevimliydi her türün küçüğü gibi ve bir o kadar da meraklıydı. Saldırı sırasında üst çene dişlerini tamamen ortaya çıkardığında, normalde siyah olarak görünen gözü geriye kaydı ve ortaya beyaz bir tabakası belirdi. Bu, işine karşı duyduğu şehvetin doruk noktasıydı.
Önündekinden küçük bir parça kopararak hemen yedi. Küçük bir parça daha yedi, ardından tüm parçayı tek hamlede yuttu.
Ve, midesine bir ateş topu gibi düşen, gözlerinde önce neme ardından bakışlarında flu bir mayhoşluğa neden olan yediğinin, dolayısıyla onu ısıtan, zokaya bağlı hırsız oltanın metalik tadı hakkında kendi kendine sorduğu soruya bir cevap bulamadı. Ardından, kendini salarak, nedeninin kendinin de bilmediği bir güven duygusuyla tatlı bir uykuya dalar gibi oldu ama çok çabuk kendine geldi.
Oltacı Miran, Ateş’ten derin derin bir yudum daha aldı.
Son yudumda, mumun ölgün ateşinde geçmekte olan ateş ölümü, Ay’sa aşkı çağrıştırdı içinde. Ateşin, güneşten geldiğini bir kez daha düşündü. Gün aşırı ölümlü güneşin oğlu değil mi ölümlü ateş?.. Evet, ateş ölümdü. Ay’sa doğumun, dişiliğin, dolayısıyla aşkın temsilcisi...
Ateş sönüp, güneşin sihri bittiğinde, Ay, dişi parıltılarını daha da yukarı çekecek. İşte, bu kör andan itibaren, deniz biraz daha durulacak ve sevişmeye gelmeyecek. Artık geceler onun için aşk adına yaratılmaktan uzak, sadece gözyaşı adına, yıldızlar adına yaratılmış olacaktı.
Kararan gökyüzünde Ay, bütün parlaklığıyla ortaya çıkmış, gümüş telleriyle ortalığı aydınlatıyordu. Boğaz’ın ötegecesinden geçen arabaların farlarını takip eden Oltacı Miran, gözlerini denizdeki ayışığında parıldayan ateşböceği yakamozuna kaydırdı. Oturduğu yerden kalkarak, bir kaç metre yürüdü ve durdu. Hayret, diye içinden geçirdi. İçinden konuştu: Hayret, nerden bakarsam bakayım, beni takip ediyor göz kırpan parlaklık!..
Sonra bir anda kamışın yaylandığını gördü ve oraya seğirtti. Kamışı sapladığı yarıktan çekerek aldı ve bir kulaç kendine çekti.
Sarıkanat, hırsıza yakalanmıştı. Suyun içinde olmanın kendine verdiği görünmemenin kolaylığını içgüdüsüyle kullanmak istedi. Hiçbir şey olmamışçasına, yakalanmamışçasına ve kendini ele alanı uyandırmamakçasına öylece hareketsiz kaldı.
Şiddetli bir sarsıntıya uğradı ve üst çene kemiğinden girmiş hırsızın çekilmesiyle iki kulaç ileriye fırladığında zokanın hemen üzerindeki cigara varağının ucunun mantardan sıyrıldığını gördü. Ökseye geldiğini anladı.
Köy’de, sesler alçalıyor, bir yerlerden akşamsefalarının kokuları yükseliyordu.
Dünyanın tüm siyah mürekkeplerinin görevini yaparak doldurduğu deniz de öylesine durgundu artık.
İkinci kez sarsıldı ve kendi iradesi dışında hızla bir yerlere doğru suları yararak ilerlemeye başladı. Sert çene kemikleri avını yakalamada hüneri olduğu kadar, zokaya geldiğinde kırılarak ondan kurtulma özelliğine de sahipti. Çok kısa direndi, sonra, türünün içgüdüsel özelliğiyle, onu yakalayıp bilinmeyene götürenden daha hızlı ileri atıldı ve sağa sola kafa atmaya çalıştı. Bunları yaparken ağzını sonuna kadar açarak, kendini bilinmeyene çekenden daha hızlı ileriye doğru yüzmeye başladı.
Tüm çabaları umarsızdı. Suyun yüzeyinden hızla çıktı ve yaşadığı çok kısa ömründe aklı hafsalasına gelmeyecek kadar şaşırtıcı bir dünyanın içine, sert bir zemine çarparak kaldı.
İyice açılan gözlerinde yanmalar duydu, şimşekler çaktı derinlerinden. İri ve nasırlı bir el onun yerden aldı ve yarı yarıya deniz suyu dolu plastik bir kaba, bir çaveleye koydu. Çavelenin kenarında birkaç döndü. Çıkış yoktu! Bir iki kere zıpladı çavelenin içinde, başarılı olamadı. Sonra, bir kez daha denedi. Bir hamle daha yaparken, artık tükenen gücüyle bunun son deneme olduğunu artık kendisi de çok iyi biliyordu. Bu kez başarılı oldu. Hapsedildiği yerden çıkmıştı ve o an, yattığı kaldırımın sertliğinden, başka bir dünyada olduğunu farketti.
Önce, tam önündeki bir çift ayak gördü. İnsanlara göre tanıdık, kendinin ilk kez gördüğü rengi deniz suyundan yer yer kepek dökerek solmuş, katı, kalçın kösele bir postala sahip ayaklardı bunlar...
Oltacı Miran, balığı yakalamıştı ya, artık içi rahattı. Onu bir hayli uğraştıran ve tek başına hâlâ canlı ve diri çavelede yüzmekte olan sarıkanata aklı takıldı. Önce, içinden beynini sıkarak öldürmek geldi. Sonra vazgeçti. Canlı kalması daha iyiydi. Bir iki tane daha yakaladığımda, eğer uyanıksa, dudukama tilt suya buğulama yapar sevindiririm. Gece rahat uyur garibim, uyuyorsa dudukam, yarına yem yaparım, diye içinden geçirdi.
Rüzgâr, ıslak elbiseli bedenini okşadığında, damarlarına duygunun dolacağı akasyalar nazlı nazlı salındılar. Denizden motor sesi geldi. Hiawata geri dönmüş, kıçından köpüklerini saçarak, bu kez gerisin geriye Şehir’e doğru akıyordu. İçindeki adamlar aynı, peşi sırada yelkovanlar yoktu.
Üzerindeki ıslaklık ve genzindeki yanıkla kendine geldi.
Manzara güzel, ortalık sessiz ve sakindi.
Sarıkanat, tek başına, çavelenin kenarında daireler çizerek bir o yana bir bu yana dönüyordu. Takati tükenmek üzereydi. Solungaçlarını açıp kapatırken zorlanmaya başlamıştı. Son bir ümit ve can havliyle çaveledan kendini attı.
Karşı kaldırımdan geçen başörtülü iki kadın durdu ve kaldırımdaki ayışığının şavkında parlayarak göz alan küçük balığa baktı. Kadınlar yollarına devam ederlerken, Oltacı Miran, taze su için elinde aldığı sapına ip bağlı tenekeyle denize seğirtti. Balığın bu kadar kararlı bir haşarılık ve muzipliğinden bıkmış bir edayla, onu yerden alıp ait olduğu yere koymadan, tenekede kalan yarım suya daldırarak yıkadı. Sarıkanat nefes aldı, bir nebze hayat buldu. Sonra çaveledaki yerini aldı. Tenekedeki suyu asfalta yarı sobe yaparak döktü.
Yukarıdan, Meydan Mahallesi taraflarından bir klâkson öttü. Akşam oldu mu entari giyip, takke takan yaşlı komşusu şofördü bu. Artık direksiyon sallamıyordu. Havyar Sokak’taki evinin penceresine çıkmadan, oturduğu sedirden, kıçını kıpırdatmadan sokağı seyretmenin kolayını pencerenin kenarına bir dikiz aynası koymakla bulmuştu. Her gece mutlaka, aynı saatte çaldığı klâksonunu, bazı günler aklına esen saatte çıkarır ve ha babam de babam sürekli öttürür, mahalleyi bir hengâme sarar, ortalık Eminönü Meydanı’na dönerdi. Bu klâkson bir bakıma uyarı, askerlikteki ‘kalk borusu’ gibiydi.
Klâkson yine öttü, bu kez daha tiz ve uzunca... Mesai bitmişti. Artık yerinden kalkma, takımları ve çilingiri toplayarak yarına hazırlama ve eve çıkma zamanıydı.
Dudaklarından dökülen, “Şen mınank... Bayzar mınank... Ağkatnen mimornank...” duasıyla, plâstik çaveledeki yalnız balığa baktı. Yarım yan yatmış, solungaçlarını seri açıp kapıyordu. Balığın ağladığını sandı. Gözyaşları tuzlu suya karışmış mıdır, diye içinden geçirdiğinde kendine kızdı. “Deli herif sen de!..“diye, söylendi. Denize, geldiği yere geri gönderirsem, kendine gelir, diye düşündü. Ayağa kalktı.
Çaveleyla rıhtımın kenarına kadar geldi ve içindeki suyu sarıkanatla denize boşalttı. Sarıkanat, denize batmadı bir süre. Yan yatmış öylece dururken, Oltacı Miran, arkasından yarı beline kadar eğilerek bakakaldı. Sarıkanat, kara suyun içinde önce pul pul, sonra ışıl ışıl ışıldadı. Bu, balığın hüzünlü gülücüğü gibi geldi ona ve sarıkanat karanlığın diplerine doğru yalpalaya yalpalaya kayboldu.
Sarıkanat geldiği yere geri döndüğünde, denizin üzerinde Ay’ın parlaklığında bir yelkovan sürüsü peydahlandı. Yelkovanlarda sevimli bir telaş, bir telaş, kanatları denize değercesine yüzeyden uçarlarken, Delisu’da çöpler, martılarla birlikte büyük bir hızla, aynaların üzerinde akıp gidiyor, martıların keskin çığlıkları yaşlı Şehir’in kahkahalarına karışıyordu.
Sarhoşluğun pusunda, Oltacı Miran’ın rüzgârları yatışmış, göğün sonsuzluğundan uzun bir sessizlik yayılmıştı bedenine. Çöken gündüzün yorgunluğu gözkapaklarına yansıdığında yavaşça kapanan aralığından son bir gayretle karanlık gökyüzüne bir nazar attı ve takımlarını toplamaya başladı.
Uyuyan ahşap evlere azarlar gibi bakıyordu gecenin Ay’ı…

Amasra – Urumelihisarı 2007
Vecdi ÇIRACIOĞLU