1 Şubat 2013 Cuma

yükşehir


Notos Öykü'nün Şubat -Mart 2013 sayısında yayımlanan öyküm...


Yükşehir

Özgür Çakır

“Alooo. Hemşerim son durak…”

Ali şoförün bağrışıyla uyanıp gerindi. Sayıklamaya başladı. ‘Hemşerin şey etsin seni. Dur azıcık kalkmayacağım. O koltuğu kapmak için ne kadar uğraştığımı bir bilseydin. Arkamdan iten teyzenin kolunun altından geçişimi, bilekleri benimkilerden daha yumuşak o gence attığım şaşırtmacalı çalımı görseydin böyle davranmazdın. Başımla pencere arasına yastık bile koyardın. Kaçırdığım durağa kadar sırtında taşır, belediye ödülü filan verirdin.’

Ön koltuğa dayadığı uyuşmuş bacağıyla otobüsten zor attı kendini. İş görüşmesi için giydiklerinin yarattığı ağırlık hissine dayanamıyordu. Londra'ya asla varmadığını bildiği asfaltın kenarından, sol ayağı sekerek, adrese doğru yürümeye başladı. İki durak önce inmişti.

Eylüldü. Gündüzleri hâlâ sıcaktı. İki adımda terleyip kızardı. Güneşin dokunduğu yerlerde fark edilebilen otoban tozu, burnundan girip dişlerinin arasında çatırdıyordu. Duraktan taşan kalabalık, doluşacakları araçları bekliyordu. Kiminin elleri ceplerinde, kiminin sigaralarında, kimininse çantalarındaydı. Üst geçide çıkıp hepsini bir arada görünce biraz daha uyandı. Korkunçtu. Sabahın pusunda, otomobillerin stop lambaları, otoban boyunca damlatılmış kan izleri gibi uzanıyor, motor gürültüsü şehrin hiç bitmeyen inşaat seslerine karışıyordu.
Yolun her iki yanında bacalarından telaş ve sıkılganlığın salındığı, uyduruk bina tarlaları uzanıyordu. Üstelik hepsi birer plaza taklidi yapıyordu. Yüksek duvarlarında ufacık pencereleriyle uzanan onlarca tekstil atölyesi. Pencerelerden bakmak için durmadan zıplayan işçileri düşündü. Dönüp duran havalandırma pervaneleriyle görüntü daha da çirkinleşiyordu.

Aradığı adres yolun tam karşısındaydı. Yürüdü. Kravatını düzeltip güvenlikten geçti. Manyetik kartı birkaç yere gösterip uzun koridorlar aştı. Hedefine kilitlenmiş sperm gibi, Sibel Hanım'ın odasını arıyordu. Rahatsız ediciydi. Heyecanı daha önceki görüşmelere benzemiyordu. Sol ayağını kapanmak üzere olan asansör kapısına son anda uzattı. Uyuşukluğu yeni mi geçmişti.

Beşinci katta, “Pardonlarla,” dışarı attı kendini. Yirmilerinde bir kadın sanki daha önceden tanışıyorlarmış kadar samimi ve kendinden emin karşıladı. “Hoş geldiniz Ali Bey. Şöyle buyurun. Sizi biraz bekleteceğim.” Paravanların arasında, bilgisayarlarının başına tünemiş çalışanların yanında, şef odalarının birinin önünde
beklemeye başladı. Büyük ofisi tarayıp klimalı havadan derin bir nefes aldı. Beş on dakikasonra kısa boyuna hiç yakışmayan uzun paltosuyla herifin biri çıktı odadan. İçeri girme vaktinin geldiğini, adamın yanından geçerken attığı haset bakışından anladı. ‘Bok. Sanki işini kaptık.’

Sekreter kız, “Buyrun Ali Bey,” diyerek odaya yönlendirdi. Kızın kalçalarından gözlerini alamamıştı. Onu odanın kapısında karşılayan Sibel Hanım’ın dekoltesinden taşan göğüs çatalından içeri düştü. Sibel Hanım oturur oturmaz sordu, “Ali Bey, neden şirketimizi tercih ettiniz?”

İş görüşmelerinin besmelesiydi.
“Valla Sibel Hanım, şirketinizin sektörde ne kadar önemli olduğunu bilmeyen birisi bence iş görüşmesi için bu odaya girmesin. Kurumsal yapınızın sağlamlığı da bilinen bir gerçek...” diyerek geveledi. Yalandan kim ölmüştü. Yok, öyle değil, yalandan koca bir ülke ölüyordu. Konuşurken gözleri odanın içinde dolanmaya başladı. Sibel Hanım'ın çatalına, yüzüne ve sağında kalan, sırf hava olsun diye yerleştirilmiş, bir kısmı İngilizce, içlerinde artık işçi yerine, işgören lafının kullanıldığı kitaplarla dolu kütüphaneye bakınıp durdu.

“Ama hâkim bey ben masumum bazı kavramlar değil” diye mırıldandı. Sibel Hanım “Anlamadım” dedi. En iyi dostları Murat ve Uğur’un da zaman zaman sesli düşündüklerini hatırladı. Lafı belinden yakalayıp doğrulttu. “Yani kavramlar bir de. Bugün için işletmelerde...” Aklı çoktan, işten kendisine ve arkadaşlarına gitmişti. İyi insanlardık ama bizden bir cacık olmazdı diye düşündü... Bütün yaz boyunca kaç kez değişik bir eylem
yapmakla ilgili konuşmuşlar ama hiçbir şey çıkaramamışlardı. En güzel tarifi Uğur yapmıştı;
“Hafıza kartı yanmış lan bu ülkenin.”

Sibel Hanım, “Peki Ali Bey bugüne kadarki satış performansınızdan konuşsak biraz,” diye sorduğunda, duman gibi dağıldı düşündükleri. Geçen hafta Uğur ve Murat'la buluşmak için sözleştikleri yere iki saat geç kalışı geldi aklına. Sibel Hanım orada olsaydı, “Al sana satış performansı” diyebilirdi. Mekâna vardığında dostlarının tepkileri de görülmeye değerdi. Murat, “Oğlum sen ne dangoz bir adamsın” demiş, Uğur her zamanki canayaklı tavrıyla; “Boş ver elleme Ali'mi. Ali işte. Ali lan, ne oldu o kız?” diye sormuştu. Satış performansını anlatırken önündeki sehpaya bıraktığı cep telefonu titredi. İddia sonuçları... Para çıkarsa ilk iş,
Uğur'la Murat'ı yemeğe götürmek diye geçirdi içinden. Sibel Hanım durmuyordu. Ağzından çıkan dominant, iz bırakan, sadık, ciddi gibi ezberlediği sıfatlarla, aradıkları elemanın nasıl olması gerektiğini bir öğretmen edasıyla anlatıyordu. Ali hiçheyecanının giderek işe yaradığını fark ediyordu. Sorular cevapları izledikçe, kendisinin bir ırgattan, karşısındaki kadının da ırgatbaşından farklı olmadığını düşündü. Sibel Hanım'ın çatalını birden yere attı. Aslında o bıçak, kendisi de iyi haşlanmamış bir etti. Soruların bildiği yerlerden çıkması
bile keyif vermiyordu.

Sibel Hanım sonunda ağzından baklayı çıkarmıştı. “Ali Bey sizinle çalışmak istiyoruz. Aklımızdan geçen ücret 1.500 lira. Artı yemek tabii ki…” Bin beş yüz... Ali'nin bütün dinginliği kaybolmuştu. 1.500'ü üçe beşe yüze bölüyor, toplayıp çıkarıyor, kalp atışlarının hızlanışıyla ağzı kuruyordu.
“Ali Bey?”
“Eee... Tamam...”
Top çevirmeye gerek yoktu. Üç aylık işsizlik ve sonraki günlerin umutsuzluğuyla daralan içi, işe alınmakla ferahlayacağına, kafasından atamadığı 1500 lira ile zift çekilmiş gibi kararıyordu. Neresinden tutsa un ufak hale gelen tutturamadığı hesap, taktığını çoktan unuttuğu kravatını bol zincirli bir prangaya çevirmiş, Sibel Hanımı da terden tuzlanmış sırtını kırbaçlayan bir efendiye dönüştürmüştü

“Ali Bey, o zaman önümüzdeki aybaşı itibariyle iş başı yapabilirsiniz sanırım.”

Şu koca şehirde sırf sigortası var diye göbekli, belki de çoğu karısına her an dayak atabilecek erkeklerden biriyle evlenmeyi düşünenleri, bu parayla koca bir aile geçindirenleri hayal etti. “Aybaşında görüşmek üzere” diyerek Sibel Hanım'la ısmarlaştı. Kendini binadan attığında, sesi ve kokusuyla kıvamını bulmuş şehir, yağmurun içinde ağzından dumanlar çıkarıp, hırıldayarak soluyordu. “Bakma ölürsün” dedi. Dinletemedi. Sanki şehir herkese kasti tekme atıyordu. Taktiği de yine sakinleri veriyordu. Eve dönüş yolunda otobüste babasının zeytinlerin başında dur diye yıllardır tutturmasını hatırladı. İnadına kaldığı şehir, yaşanacak ya
da çalışılacak halde değildi.

İndiğinde ayakları Ali’yi bir türlü eve götürmüyordu. Kapıdan döndü. Tekelden bir bira alıp, mahalledeki parka yollandı. Ayakları su aldıkça o şarkı geldi aklına: “Tanrı iş gezisinde, gemi su alıyor.” Tanrı belki de gerçekten iş görüşmesine gitmişti. Salıncaklardan birinde birasını yudumlamaya başladı. Şişeyi dikleyip fırlattı ve sallanıp hızlandıkça sesli tekrarlamaya başladı:
“1500... kira 500... Evin anahtarını bile yaptırmıştım Merve için... Sonra kredi 300... Sigara 150-200... Aylık akbil... Elektrik, su, doğalgaz, telefon, internet... Ekstralar, biralar.... E askerdeki kuzene harçlık yollamak lazım. Arada kitap almak lazım… Bir daha okurum hepsini. Sinemaya gitmeye gerek var mı sanki? Aidatı unutma... Dostlarına bir şeyler ısmarlamayacak mısın lan hayvan herif? Zeytinler... Bu sene az veren sene... Sonra kondratiyef çevrime göre kriz dönemi... Suriye işgali; düşünmek bile istemiyorum... Yanan çadırlarda ölen bebeler... Arap baharı esse keşke buralara diyenlere gıcık oluyorum. Bahar görünümlü kışları sevmiyorum... Tarihin öznesi salıncakta, kaldırımda, otobüs durağında, bazıları hafta sonları eylemde ve hafta içleri süpermarket indiriminde... Bir kısmı kanepede ve benim gibi birahanede, ömrü bu şehirde yollarda... Tarih artık yazılamadığı için eskisiyle kitaplarda... Varsın makarna kokmaya devam etsin terim... Zeytinler var bir de... Ama sigorta önemli... Hem yemek de veriyorlar... Çüşş... Bir de vermeyeceklerdi... Şimdi işe başlayacağım ya hani, hafta içleri hep kaçma isteği yaratacak kadar kuru ve güneşli, hafta sonları ve
bayram tatillerinde ıslak ve çamurlu iklimiyle meşhur şehrin günleri başlayacak... Kira 400 lan... Zeytinler var ama... Gazeteciler teker teker kodese atılıyor... Şehrin görsel hafızaları satılığa çıkarıldı... Karnım ağrıyor... Koca bir osuruk, toplu bir osuruk yıksa keşke bu şehri.. Rüyamda Merve'yi gördüm. Misafirlere yemek yapıyorduk. Kek diye tutturdu. Öyle bir kabardı ki, mutfakta kekin içinde rendelenmiş portakal kabuklarıyla şekerli toparlağın içinde yer darlığından yapışık hale geldiğimiz için ölmeden önce öpüştük... Ama yan komşunun üniversitedeki oğlu da içerdeymiş. Sürü sepet diğerleriyle beraber hem de... Zeytinler, 1500tl
artı yemek ama... Uğur'u aramayı unutma, o her şeyiyle güzel kadının gücünü unutma... Merve aramadı yine... Mahkeme heyetleri bininci kez bozdukları kararı onuyor, onadıklarını bozuyor... Kendime bir defter almalıyım... Eski defterleri yırtmalıyım. Karnım ağrıyor.. Mide lan o... Kemirgenler, sülükler... Günahsız hayvanları benzetmelerinde kullanma... Hızlan, Islak hızlan, hızlan, bu hızı kullan, iyi bak, gör, göster, dur, yürü, sus, bağır.......”

Hızını alan salıncak, bir el tutuşuyla sarsılarak durdu. Ali salıncağı durduran Murat'ın yüzüne bakıp, “Hayırdır?” diye sordu. Murat'ın ağzından dökülen “Vapur kaçıracağız” sözlerine cin bakışı attı. Şımardığını belli etmeden kolunu Murat'ın omzuna atıp, “Hadi bana gidelim” dedi. Cuma gecesi yeterince ıslak, soğuk ve bu laflarla doldurulamayacak kadar sıradandı.

24 Kasım 2012 Cumartesi

2012 en iyiler (10)



kalbimizi fethetti.




Her yeni albümü güzel bir hediye gibi Patti Abla’nın. Banga albümü de öyle oldu.



M83 önceki yıldan sarktı. Dinlemeye devam.




Fleet Foxes 2011’deki son albümlerinden bu yana eşlik ediyor…



elemanların bu şarkısını yeni dinledim. Sürekli de dinliyorum. Yılın başında fark etseydim, açık ara en çok dinlediğim şarkı olabilirdi…



Bu eleman gerçekten marifetli…



bu toprakların son yıllardaki en güzel albümlerinden birini yayınlamıştı birsen tezer. Üstüne güzel şey  çok az çıktı. Bu şarkıyı da harika yorumluyor.



dumanı üstünde albümleriyle son anda imdada yetiştiler. Asfalt dünya’dan kaçış yok!


14 Kasım 2012 Çarşamba

2012 en iyiler (9)


Tame Impala, Lonerism adlı albümüyle taze bir soluk oldu.



Yeni albümleri bu yılın ortalarında çıkana kadar, eskisini dinledik de dinledik. Bu da hayal kırıklığı yaratmadı. 


O da özleten isimlerdendi. Güzel hatırlattı kendini…


13 Kasım 2012 Salı

2012 en iyiler (8)


Bu iki isim de 2012’de eşlik etti. En iyisi ikisini aynı şarkıda paylaşmak diye düşündüm.


onlar da özletmişlerdi kendilerini. Güzel döndüler ama…


İyi grup. Es geçmeyin. Birkaç gereksiz tarama dışında yolları açık. Esinlendikleriyle esmeye devam edip kendilerini daha da bulacaklar bence…


gidemedik dinlemeye L yeni albümleriyle avunup durduk.


rahmetliyi dinlemeye doymak mümkün mü?


onları da canlı izleyemedim. (şaşırmaya gerek yok) bence yılın en iyi şarkılarından biri… grup daha da büyüyecek o kesin…





2012 en iyiler (7)


Onlar şöhret basamaklarını çıkalı çok oldu. Popüler bir sürü parçaları da var. Gayet başarılılar. Ama bu şarkılarını dinlemeye yine de doyamadım. 


Yılın sonlarına doğru kulaklarımda onlarla başka türlü bir bayram havası esti. Bence daha da iyi olacaklar…


Yorulmak bilmiyor Jack White. Al sana başarılmış bir proje daha… 




2012 en iyiler (6)


Bunlar da iyiydi…


Bu yıl kulaklarımın pasını yeterince sildi. On parmağında on marifet. Iskalamayın onu... 

  
Onlar yine kalbimizdeki ve kulaklıklarımızdaki yerlerini korudular...


Bu elemanlar basit anlamda gitar davul ve basla hala güzel şeyler yapılabileceğini kanıtladılar…

   


11 Kasım 2012 Pazar

2012 en iyiler (5)


Kadıköy sound'un tükenmeyen sesi yeni albümüyle de mest etti...


Onları sevmemek için başka dünyalı olmak lazım. Ha, onlardan da güzel müzikler duyuyoruz bazen. Dünya müziği diye bir şey varsa en iyilerinden...


 birileri dünya müziği mi dedi? 



Dikkat play'e değil, huzur düğmesine basacaksın, şaşırma... 





2012 en iyiler (4)


güzel cover'lar da dinledim bu yıl. İşte onlardan bazıları...

 




2012 en iyiler (3)


müzikal dadaizm diye bir şey varsa bu odur. Aralık'ta İstanbul'da konser vereceklerini duydum. Para olursa gideriz. Oldu oldu, olmadı çay demleriz.


Ölüm haberiyle üzdü. Yok bir yandan da ölümün sıradanlığına da kapak oldu. Abdal neredeyse kalmadı o gidince çünkü. Onlarca şarkısı sonsuza kadar dinlenecek. Çok yazmaya da gerek yok. En güzelini bir tweet anlatmıştı: Neşet Ertaş diye yazılır, neşe, dert, aşk diye okunur... 



2012 en iyiler (2)

2012'de en çok dinlediklerimi paylaşmaya devam ediyorum. Bir yıl önce kadar bu sayfada "Bildiğimiz dünyanın sonu ve R.E.M. hala yaşıyor" diye bir şey yazmamın üzerinden çok değil, birkaç ay geçmeden grup dağılmaya karar verdi. (hay elime) Gitmeden de son bir albüm bıraktılar...


Sürekli dinliyorduk ama yıllar sonra yeni bir albümle 'ilaç' gibi geldi. Kedi canını senin....



Bu kadın tam 12'den vurdu. Bu şarkısı 2012 boyunca peşimden geldi...



2012 en iyiler

Kasım'ı da yarılıyoruz. Çoktan Norveç kafası olduk. 2012 boyunca en çok dinlediklerimi paylaşmak istedim ben de.

Grizzly Bear bence son yılların en önemli gruplarından. Büyük gruplar çıkmıyor artık. Buradaki büyük anladığınız her anlamda... Buna gerek var mı ya da mümkün mü? O da ayrı. Grizzly Bear buna en çok yaklaşanlardan. Dumanı üstünde son albümleri Shields'tan daha fazla şarkı paylaşmak isterdim. Şimdilik bununla idare edin...




Her daim listedeler...






26 Ekim 2012 Cuma

SARI BİRA

daha önce burada yayınlanmış uyduruk bir metnin yeniden yazılmaya çalışılmış ve kısaltılmış hali. oldu oldu, olmadı çay demleriz... :)


SARI BİRA

"Muraaatttt....”
Günlerdir nemli yastığa eşlik eden uyandırma sesi buydu işte. Sokakta yine adaşım veleti seviyorlardı. Bodrum katındaki evimizde, yerin altında yaşayan tuhaf bir yaratık gibi hissediyordum. “Nemli yastık, düdüklünün tıslaması, nohutun kokusu.” Şeyleri adlarıyla çağırdım.
“Muraaattt...” sesiyle yeniden irkildim. Anam da gözünde giderek şeyleştiğimi ispatlar bir tonda sesleniyordu artık. Çok önceleri bu saatte uyanmak için nelerimi vermezdim. Terse işleyen günün saatleriyle nemli ev bir olup, oramı buramı sızlatıyordu. Anam da benim ritmime ayak uydurmuş, hatta her daim ayakta gibiydi. Bu kadın ne zaman uyuyordu? Yüzünde, anneannesinden miras erken kırışıklıklarıyla, ev içinde atom karınca telaşıyla, bazen ayarını kaçırdığı şefkatiyle bir insan makina haline dönüşüyordu. Yalanı saniyesinde anlayan, niyeti gören, ama her daim yeni görevler edinmeye meyilli bir makina. Anlamaya çabalamak nafileydi. Beraberindeyse tuhaf bir suçluluk duygusu. Söz konusu olan çocuklarıysa, annelerin ve babaların, vücutlarının bir yerlerinde amaca yönelik birer çip taşıdıklarından emindim. Dört yıl önce ölen babamın özlemi bile enerjisini çalamamıştı. Uyanır uyanmaz tellendirdiğim her sigaraysa benimkinden alıyordu.
“Murat oğlum, aç karnına içme şu zıkkımı. Gel bir şeyler ye.”
Öğlenleri gün içinde birkaç saat güneş alan küçük salonumuzda, ekrana giren ışıkla yarı görünmez hale gelen, ama evde sesi her daim yankılanan televizyonun gürültüsü eşliğinde yapılan geç kahvaltı saatleriydi. Sese kayıtsız kalamıyordum. Kanalı değiştirdim. Çoğu önemsiz son dakika uyarılı havadisler havada uçuşuyordu. Bir kısmı da 10 yıl önce olsa, binlerce genci sokağa dökecek türdendi.Yağmurda güzel oluyordu ama.
Üniversitede okurken birkaç uyuz iş ve sekiz ay cezaevinden sonra, üçteker bir arabayı nohut, pilav ve didilmiş tavuklarla doldurmak, zevkli gelmeye başlamıştı. Anam bile bu işe başladıktan birkaç hafta geçmeden, “Oğlum boşuna mı okudun?” lafını sayıklamayı bırakmıştı. Ne evdeki kitaplar, ne de arada içkiyi ve sigarayı abartışım ona fazlalık geliyordu artık. Ya da ben öyle sanıyordum. Kahvaltı masasındaki üç çeşit reçel, iki çeşit zeytin ve anamın doğaçlamaları, neredeyse evin en renkli halleriydi.
Televizyona eşlik eden kafa sesimi susturup hazırlanmaya başladım. Anam günlük alışveriş listesini her zamanki gibi elime tutuşturdu ve balık hafızama güvenmeyip sesli tekrar etti. Pilavı, nohudu ve didilmiş tavukları üçtekere özenle yerleştirdim. Yol aldıkça mazgallardan gelen koku, yağmurun habercisiydi. Otobüs kapılarından sarkan bacakların, kıçların, trafikte sıkışmış arabaların içindekilerin, işten eve yayan dönen hızlı adımlıların, bir takım ofislerde belki de bütün gün bağdaş kurmak isteyip de o şekli bir an önce almak için sabırsızlanan güzel bacakların, bir de kedilerin çarşı kuytularından yavaşça kafalarını uzatmalarının şaşmaz vaktiydi. Üçtekeri sabitlediğim yer ise cehennemdi. Artık saate bile bakmıyordum. Hemen arkamda, kaldırımın köşesindeki büfede asılı dönerin kalan miktarı, satış zamanıma az kaldığının kanıtıydı. Rıhtımla evlerin başladığı yer arasında, eve geri dönüş yolunun kusturacak kadar yoğun yaşandığı o iğrenç kaldırımda yer tutmak için az cebelleşmemiştim.. Hırlısı hırsızı, haraççısı... İkna kabiliyetim devreye girmişti galiba. Zaten kendimi yanlış insanlara sevdirme konusunda şampiyondum.
Müşterilerimin çeşitliliğiyse artık şaşırtmaz olmuştu. Avını yerken korunaklı bir yer arayan, belgesellerdeki vahşi hayvanlar gibi davranan göbekli amcalardan, bir eliyle plastik tabaktan tıkınıp, öbürünün hızı yüzünden görülmez hale gelen başparmağıyla mesaj atabilen genç kadınlara kadar değişen bir çeşitlilikti bu. Aaa, evet. Evrimin ispatı baş parmaklardı onlar. Eski bir filmde gördüğüm, otostop çektikçe uzayan başparmaklar gibiydiler. Dolmaya çalışan dolmuş, ayyaş ayakçı, bazıları bizim mahallede de gördüğüm karabaş ve insanların sokağa attığı hayret verecek kadar çok sayıda cins köpek ve ortalarında gömleğinin eprimiş kollarını bir türlü kıvırmayı beceremeyen ben. Yok abartmayalım. Sol taraflarında ben, sağda köpek...
“Neydi, neydi, neydi?...”
Bazen yönümü en iyi arkadaşlarım Uğur ve Ali uğradıklarında hatırlatıyor, “Solda olan sensin lan” diye dalga geçiyorlardı.
Birkaç saat içinde çoğu gece olduğu gibi müşteri yoğunluğu kıvamını bulmuştu.
Kıyafetlerin, kitapların, ev eşyalarının, cep telefonlarının, arabaların, çorbaların ve tatlıların en çakmalarının cennetinde, insanların tavuk, pilav, nohut ve turşu karşısında eşitlenmesi hiç de kötü gelmiyordu. Arka sokaktaki bilmem kaçıncı sınıf müzikholden gelen müziğin eşliği de manzarayı başka bir hale sokuyordu.

Yağmurun geleceği belliydi. Üçtekerin lüks lambasının vurduğu arabanın buğulu camına çiseler doluştu. Birden bastırdı. Köpekler, yolcular ve tezgahlar kaçıştı. Su göllerinden bata çıka ben de. Ayağımın iyiden iyiye alıştığı o kötü kokulu birahaneye kendimi zor attım. Üçtekeri dükkanının önüne kilitledim. İçerisi benim gibi ıslak saçlarıyla yeni gelenler ve bağıra çağıra konuşan yükünü almış adamlarla doluydu. Saçımdan damlayan yağmur sularıyla bir masaya oturdum. Garson abinin gürültünün içinde eliyle yaptığı arjantin işaretini göz kırparak onayladım. İçerideki uğultuyu bastıran yağmur sesi, bağırışlara ve mutfaktan gelen kızartma cızırtısına karışıyordu. Birası bir başkaydı. Yani benim için öyleydi. Altın sarısı değil, bildiğin sarıydı. Hafif sulu ve ucuz. Ama sanki kafası başkaydı. Sigara dumanı bulutunun altında bir takım adamlar, sarı biraların eşliğinde hızla kelle oluyordu. Yan masada 40'larını süren gruptaki adamlardan biri, hegemonyasını çoktan ilan etmişti. Büyük el kol hareketleriyle ve müthiş bir heyecanla anlatıyordu.
“Olay yerine gittiğimizde adamın beyninin parçalarını topladık. Sonra tabi kim bilir hastanede kaç parçaya ayrıldı. Neyse velhasıl kelam iş bitti. Çıkışta ne yaptık dersiniz? Gittik kelle paça içtik.”
Deli gibi gülüştüler.
“Hem de sarmısaklı.”
Asker olma ihtimalleri yüksekti. Gürültünün içinden bazılarını seçebiliyordum. Bir başka masada üç genç, abi diye seslendikleri bir adamla oturuyorlardı.
“Abi benim bi fotoğraf var, sana zahmet onu bir güzel fotoşoplasana?”
“Niye?”
“Lazım abi, sakalsız istiyorlar.”
“Sakalları niye kesmiyorsun lan?”
“Ya usta, sakalları kesince fena şekilde anneme benziyorum.” 
Öbür masadaki muhabbet daha mı iyi diye kulak verdim. Maaşallah, insan isteyince kurt adam olabiliyordu.
“Muammer Abi, senin göbek biraz inmiş mi ne?”
“Nerdeee?”
“Ya boş versene abi dert etme. Ben sana bir şey söyleyeyim mi?”
Hah, birisi cümleye böyle başlamayadursun, en mal laflardan laf beğen. Eeee...
“Abi şimdi bak, salatalık var ya, ne sever biliyor musun? Gölge. Gölgede büyür.”
“Ulan sen var ya.”
Tuvalete gitmek için kalktığımda arka masaların birinde yine o abi oturuyordu. Hep aynı yerde konuşlanıp birasına ve kitabına gömülüyordu. Ön tarafları dökülmüş ak saçlarının özenle taranmış hali, yakası tüylü kot montu ve yaşına göre atletik haliyle diğerlerinden kolayca ayrılıyordu. Yine kitap okuyordu. Yine onun yaşlarındaki sevdiğim öykücünün kitabını okuyordu.
Masama döndüğümde geviş getiren gürültü devam ediyordu. Yağmur hızını kesmemişti. Kalk git abinin yanına otur diye geçirdim içimden.
“Kadın olsan yapardın ama. Yok lan onu da yapamazdım.”
Birden elektrikler gitti. Birahanede ufak bir uğultu koptu. Enerjilerini de ışıktan alırlarmış gibi sesleri azaldı. Işıklar gittiğinde hissettiğimiz o birkaç saniyelik sessizlik, böyle de bir hayat var dedirten gerçeklik... Bir an için yaşanan o küçük aydınlanma haliyle mekândaki bütün adamların kafalarının üzerinde minik ampuller yanmıştı. Bazıları çocuklarını ve karılarını düşündü. Kimileri kötü davrandığı kız arkadaşını, kredi kartı borcunu, çocukluğunu geçirdiği köyünü ya da karanlık bir sahilde yıldızlı geceleri. Ben de Uğur'la bütün Kadıköy'ü tavaf ettiğimiz o geceyi. Bir kadın olarak adını sevmiyordu. Ama adı gibi geliyordu hep bana. Gözlerimi ovuşturdum geçti.
Garson masalara küçük mumlar bırakmıştı. Işığın ve muhabbetin kesintiye uğrattığı sarı bira tüketimi karanlıkla arttı. Üçüncüyü devirmek üzereydim. Sonunda cesaretimi toplayıp kitap okuyan abinin yanına yanaştım.
“Abi merhaba oturabilir miyim?”
“Tabi buyur.”
“Bu arada ben Murat.”
“Memnun oldum Kadim ben de.”
Adının bilgeliği üzerinde, gereksiz tek bir kelime bile sarf etmiyordu. Lafı ister istemez kitaba ve yazarına getirdim.
“Bu adamı çok seviyorum.”
“Ben de. Ama bu son kitabını o kadar tutmadım. Biraz başkalarına özenmiş. Hani şu psişik kusmuklarla dolu olanlara. Halbuki yalın haliyle seviyordum onu.”
“Bunu daha alamadım. Doğrudur.”
Yağmur durmuyordu. Dursa da kalkacak gibi değildim. Sarı bira iyi gelmişti. Kadim Abi'yle sohbeti koyulaştırdık. Pilavcılık yaptığımı biliyordu. Hatta birkaç kere yediğini söylediğinde onu hatırlamayınca, hafiften mahcup da olmuştum. Kadim Abi şehir hatlarında kaptandı. Kadim Kaptan. Şekilci değildim ama bu harika bir isimdi. Okumaya düşkündü. Siyaset konuşmaya başladığında şimdilerde unutulmuş amentüleri sıradan ve gündeme dair örneklerle harika bir biçimde sıralıyordu. Benimle aynı kafadan olduğunu anladıkça da açılıyordu. Cezaevi günlerini, nasıl kaptan olduğunu, neden hiç evlenmediğini, çiçeklerle ilişkisini, adını ilk defa duyduğum balıklardan bahsetti. Koca bir Türkiye ve dünya turu attırdıktan sonra ağzından çıkan kelimelerle donakaldım.
“Genç, vapuru kaçırmaya ne dersin?”
Soru karşısında duyduğum şaşkınlık, öykü okuyan o sessiz adamdan beklenmedik o çıkış, kurduğu cümleler sonrasındaki afallamam fark edilmeyecek gibi değildi. Konuşsam vereceğim her cevap, o güzel soruyu mahveder diye korkuyordum. Fazla düşünmedim. Seçilmiş kişi belli ki tam da o an bendim. Doğru soru da buydu. Sadece doğru yerdeydik. “Evet derim abi” diye bir şeyler mırıldanabildim. Kadim Abi kaçtır en iyi dostlarım Ali ve Uğur'la aklımıza gelen türlü türlü planlardan daha anlamlısını önermişti. Bir örgüt müydük? Hayır. Siyasi ve toplumsal mesajlarımız olacak mıydı? Evet. Değişik bir şey mi deneyecektik? Az denenmiş.
Silahları Kadim Kaptan ayarlayacaktı. Üstelik kaçırdığımız vapurun yolcularıyla adada piknik bile yapacaktık. Köfteler, rakılar, voleybol filesi, toplar ve tavlalar da silahların yanında olacaktı. Güvenlik güçlerini tam da öyle bekleyecektik. Üstelik bize adadaki birkaç arkadaş ve vapurdaki birkaç adam da eşlik edecekti. En azından bir yaprak kımıldamış olacaktı.
“Ne o canın piknik yapmak istemiyor mu?” diye sordu Kadim Kaptan göz kırparak.
“Hem de fena” diye cevapladım.
Telefonlarımızı aldık. Ayrıntıları Uğur ve Ali'nin de katılacağı birkaç akşam sonraya bıraktık. Kadim Kaptan iznini isteyip kalktı. Yağmurun durduğunu fark etmemiştim bile. Bir küçük bira daha içip yollandım. İçim kıpır kıpırdı. Anam belki çok üzülecekti. Ama her şeyi hesaplamıştım. Bankadaki birikmiş para ve emekli aylığı ona yetecekti. Keşke tek bedeli bu olsaydı. Üstelik o da gurur duyardı. Dışarısı sanki iki saat önce yağmurdan kıyamet kopmamış kadar sakindi. Rüzgâr da dinmiş, zamansız bir soğuk kalmıştı. Geri kalan pilav için durmadım. Arabayı eve doğru hiç olmadığı kadar hızlı sürdüm. Uğur'u aradım hemen.
Uğur her zamanki muzipliğiyle yanıtladı. “Oooo, Murat Bey... Hayırdır bu saatte aramazdınız. Neler yapıyorsunuz efendim?”
“İyidir. Bana bak yarın buluşmamız lazım. Yeni bir plan var. Bak bu sefer çok farklı. Telefonda konuşamayız” diyerek ertesi gün için sözleştik.
Arabayı her zamanki gibi apartmanımızın önüne kilitledim. Ali'yi aradım cevap vermedi. Cevap vermediyse canı fena sıkkındı. Bu kesindi. Böyle zamanlarda onu nerede bulacağımı da biliyordum. Mahallemizin hemen yanında sokak lambalarının ışığıyla yetinen parka vardığımda salıncakta sallanan Ali'yi belli belirsiz seçebiliyordum. Ufak adımlarla yaklaştım. Salıncakların arkasından dolandım. Yanındakine oturdum. Başladım sallanmaya. Ali ha bire sayıklıyordu. “Bin beş yüz. Bin beş yüz.”
Hızına yetiştim. Beni fark etmedi bile. Ben de başladım sesli konuşmaya. “Vapur kaçıracağız. Vapur kaçıracağız. Piknik yapacağız. Piknik yapacağız...”
Ali'nin salıncağı yavaşladı ve yavaşladı ve durdu. Hızını alamayan benim salıncağın zincirini aniden tutup beni durdurmasıyla sarsıldım. Bir eliyle salıncağımın zincirinden, öbürüyle kolumdan tutup beni kendine çekti.

“Sahi mi diyon lan? Bunu hiç konuşmamıştık.”
Kollarını silkeledim ve salıncaktan indim.
“Ya Ali sen ne zaman adam olacaksın? Sahi, evet. Yeni bir şey. Sonra anlatacağım.”
“Uğur'a haber verdin mi peki?”
“Yarın buluşacağız.”
“Sigaran var mı?”
Paketi uzattım. Bir tane de ben yaktım. “Bize gidelim” dedi. Yol boyunca hiç konuşmadık. Yağmurdan kalan su birikintilerine basa basa, yavaş adımlarla planın ayrıntılarını düşünerek, kendimizce evirip çevirerek yürüdük. Mahalleye vardığımızda, daha çok sıçana benzeyen siyah beyaz yavru bir kediyi de yanımıza aldık. Evde bir güzel kuruladık. Suyunu sütünü verdik. Ali elektrikli ısıtıcıyı “Sezonu açıyoruz. Sabah erken kalkacağım sen takıl” diyerek açtı.
Yorganın altına bıraktım kendimi. Sarı bira tadı ağzımda, ada vapurları gördüm rüyamda.


2 Haziran 2012 Cumartesi

ADA VAPURU





Sevdiğim kadınla, güneşin yüzünü göstermeye başladığı günlerin birinde, adaya gitmeye karar vermiştik. Başta hayaldi. Her yolculuk hayali gibi gidilecek yerde yapılacaklar, belki yanına alacağın birkaç parça bir şey, yiyecekler ve içecekler konuşuldu. Ben ve o. Mümkünse sessiz bir gemi yolculuğunun ardından, yeni yeni çiçeklenen ağaçların altında yürüyüp adanın sessiz bir köşesini bulup oturacaktık.

Ama ne yapsak olmuyordu. Baş başa kalmaktan mı sıkılıyorduk? Mutluluğu çoğaltmak mı istiyorduk? Fazla mutluluk acaba bizi rahatsız eder diye mi düşünüyorduk? Sorular birbirini izliyordu. Yüz yüze ya da telefon görüşmelerimizde, adaya tek başımıza kaçamayacağımızı, daha doğrusu tek başımıza onlarsız gidemeyeceğimizi anladık.


Önce bir kaçını çağırdık. Sonra birbirimizden bağımsız en uygunlarına haber verdik. Onun ve benim uygun bulduğumuz misafirler, ikimiz için de toplamda uygun hale gelmeye başlıyordu. Fazlası yoktu. Hatta hep bir tarafı kalmış konuk listesiydi.

Zaten hepsi hayatlarımızın belli zamanlarında konuğumuz olabilecek tiplerdi. Her anımıza eşlik edemezler, her anıda da yer alamazlardı. Ama adaya onlarsız gidilmezdi.

Listeyi tamamladık. Ya da liste kendi doygunluğuna ulaşıp bize bağırdı: "Vakit tamam. Hadi gidiyoruz."
Son kez eksik gedik, çağrılmayan var mı diye baktık. Vapurda ve adada yerleri bile hazırdı. Yolcu listesini son kez kontrol ettik;
o, ben, deniz, sevgi, tutku, buse, okşan, güneş, bahar, duygu, neşe, gülümser, umut, kadim, arzu, gönül, bilge, şirin, mert, meltem, emel, yağmur, yıldız, çetin, arif, hilal, yavuz, ruhsar, mehtap, fulya, gül, yaprak, gizem, onur, saadet, çiçek, derin, sevda, öykü, sevinç, gözde, hazal, mesut, ufuk, latife, hayal, anıl, rüya, armağan, refik, cemre, beste, canan, barış, yüksel, ömür, döndü, müjgan, yaşar, kaya, sefa, yosun, bulut, ümit, adalet, erdem, bayram, sümbül, şirin, afet, poyraz, menekşe, gani, yiğit, ilhami, tan, nazlı, can, mutlu...

Karşılıklı oturuyorduk. O, armağanla gizemin, bense rüyayla öykünün arasında, yerlerimizi çoktan almıştık. Vapurumuz iskele aldı. Ada yönünde tam yol ilerlemeye başladık.

Ne yapıp edip vapura sokmadığımız üç kişi, kıyıdan denize doğru, öfkeden kudurmuş bir şekilde bağırıyordu; emir, zafer ve galip...