müziksiz direniş olmaz...
10 Haziran 2013 Pazartesi
6 Haziran 2013 Perşembe
5 Haziran 2013 Çarşamba
1 Şubat 2013 Cuma
yükşehir
Notos Öykü'nün Şubat -Mart 2013 sayısında yayımlanan öyküm...
Yükşehir
Özgür Çakır
“Alooo. Hemşerim son
durak…”
Ali şoförün bağrışıyla
uyanıp gerindi. Sayıklamaya başladı. ‘Hemşerin şey etsin seni. Dur azıcık kalkmayacağım. O koltuğu kapmak için ne kadar uğraştığımı
bir bilseydin. Arkamdan iten teyzenin
kolunun altından geçişimi, bilekleri benimkilerden daha yumuşak o gence attığım
şaşırtmacalı çalımı görseydin böyle davranmazdın. Başımla
pencere arasına yastık bile koyardın.
Kaçırdığım durağa kadar sırtında taşır, belediye ödülü
filan verirdin.’
Ön koltuğa dayadığı
uyuşmuş bacağıyla otobüsten zor attı kendini. İş görüşmesi
için giydiklerinin yarattığı
ağırlık hissine dayanamıyordu. Londra'ya asla varmadığını
bildiği asfaltın kenarından, sol
ayağı sekerek, adrese doğru yürümeye başladı. İki durak önce
inmişti.
Eylüldü. Gündüzleri hâlâ
sıcaktı. İki adımda terleyip kızardı. Güneşin dokunduğu yerlerde fark edilebilen
otoban tozu, burnundan girip dişlerinin arasında çatırdıyordu. Duraktan taşan kalabalık,
doluşacakları araçları bekliyordu. Kiminin elleri ceplerinde,
kiminin sigaralarında, kimininse
çantalarındaydı. Üst geçide çıkıp
hepsini bir arada görünce biraz daha uyandı. Korkunçtu. Sabahın pusunda, otomobillerin stop
lambaları, otoban boyunca damlatılmış kan izleri gibi uzanıyor, motor gürültüsü şehrin
hiç bitmeyen inşaat seslerine karışıyordu.
Yolun her iki yanında
bacalarından telaş ve sıkılganlığın salındığı, uyduruk
bina tarlaları uzanıyordu.
Üstelik hepsi birer plaza taklidi yapıyordu. Yüksek duvarlarında
ufacık pencereleriyle uzanan
onlarca tekstil atölyesi. Pencerelerden bakmak için durmadan
zıplayan işçileri düşündü.
Dönüp duran havalandırma pervaneleriyle görüntü daha da
çirkinleşiyordu.
Aradığı adres yolun tam
karşısındaydı. Yürüdü. Kravatını düzeltip güvenlikten
geçti. Manyetik kartı birkaç yere
gösterip uzun koridorlar aştı. Hedefine kilitlenmiş sperm gibi, Sibel Hanım'ın odasını
arıyordu. Rahatsız ediciydi. Heyecanı daha önceki görüşmelere benzemiyordu. Sol ayağını
kapanmak üzere olan asansör kapısına son anda uzattı. Uyuşukluğu yeni mi
geçmişti.
Beşinci katta,
“Pardonlarla,” dışarı attı kendini. Yirmilerinde bir kadın
sanki daha önceden tanışıyorlarmış
kadar samimi ve kendinden emin karşıladı. “Hoş geldiniz Ali Bey.
Şöyle buyurun. Sizi biraz bekleteceğim.” Paravanların arasında, bilgisayarlarının
başına tünemiş çalışanların yanında, şef odalarının
birinin önünde
beklemeye başladı. Büyük
ofisi tarayıp klimalı havadan derin bir nefes aldı. Beş on dakikasonra kısa boyuna hiç
yakışmayan uzun paltosuyla herifin biri çıktı odadan. İçeri
girme vaktinin geldiğini, adamın
yanından geçerken attığı haset bakışından anladı. ‘Bok.
Sanki işini kaptık.’
Sekreter kız, “Buyrun
Ali Bey,” diyerek odaya yönlendirdi. Kızın kalçalarından gözlerini alamamıştı.
Onu odanın kapısında karşılayan Sibel Hanım’ın dekoltesinden
taşan göğüs çatalından içeri
düştü. Sibel Hanım oturur oturmaz sordu, “Ali Bey, neden
şirketimizi tercih ettiniz?”
İş görüşmelerinin
besmelesiydi.
“Valla Sibel Hanım,
şirketinizin sektörde ne kadar önemli olduğunu bilmeyen birisi bence iş görüşmesi için
bu odaya girmesin. Kurumsal yapınızın sağlamlığı da bilinen
bir gerçek...” diyerek
geveledi. Yalandan kim ölmüştü. Yok, öyle değil, yalandan koca
bir ülke ölüyordu. Konuşurken
gözleri odanın içinde dolanmaya başladı. Sibel Hanım'ın
çatalına, yüzüne ve sağında kalan,
sırf hava olsun diye yerleştirilmiş, bir kısmı İngilizce,
içlerinde artık işçi yerine, işgören
lafının kullanıldığı kitaplarla dolu kütüphaneye bakınıp
durdu.
“Ama hâkim bey ben
masumum bazı kavramlar değil” diye mırıldandı. Sibel Hanım “Anlamadım”
dedi. En iyi dostları Murat ve Uğur’un da zaman zaman sesli düşündüklerini
hatırladı. Lafı belinden yakalayıp doğrulttu. “Yani kavramlar
bir de. Bugün için işletmelerde...”
Aklı çoktan, işten kendisine ve arkadaşlarına gitmişti. İyi
insanlardık ama bizden bir cacık
olmazdı diye düşündü... Bütün yaz boyunca kaç kez değişik
bir eylem
yapmakla ilgili konuşmuşlar
ama hiçbir şey çıkaramamışlardı. En güzel tarifi Uğur
yapmıştı;
“Hafıza kartı yanmış
lan bu ülkenin.”
Sibel Hanım, “Peki Ali
Bey bugüne kadarki satış performansınızdan konuşsak biraz,” diye sorduğunda, duman gibi
dağıldı düşündükleri. Geçen hafta Uğur ve Murat'la buluşmak için sözleştikleri yere
iki saat geç kalışı geldi aklına. Sibel Hanım orada olsaydı,
“Al sana satış performansı”
diyebilirdi. Mekâna vardığında dostlarının tepkileri de
görülmeye değerdi. Murat, “Oğlum sen ne
dangoz bir adamsın” demiş, Uğur her zamanki canayaklı tavrıyla; “Boş ver elleme Ali'mi.
Ali işte. Ali lan, ne oldu o kız?” diye sormuştu. Satış
performansını anlatırken önündeki
sehpaya bıraktığı cep telefonu titredi. İddia sonuçları...
Para çıkarsa ilk iş,
Uğur'la Murat'ı yemeğe
götürmek diye geçirdi içinden. Sibel Hanım durmuyordu. Ağzından çıkan dominant, iz
bırakan, sadık, ciddi gibi ezberlediği sıfatlarla, aradıkları
elemanın nasıl olması gerektiğini
bir öğretmen edasıyla anlatıyordu. Ali hiçheyecanının giderek
işe yaradığını fark
ediyordu. Sorular cevapları izledikçe, kendisinin bir ırgattan,
karşısındaki kadının da ırgatbaşından
farklı olmadığını düşündü. Sibel Hanım'ın çatalını
birden yere attı. Aslında o bıçak, kendisi
de iyi haşlanmamış bir etti. Soruların bildiği yerlerden çıkması
bile keyif vermiyordu.
Sibel Hanım sonunda ağzından baklayı çıkarmıştı. “Ali Bey sizinle çalışmak istiyoruz. Aklımızdan geçen ücret 1.500 lira. Artı yemek tabii ki…” Bin beş yüz... Ali'nin bütün dinginliği kaybolmuştu. 1.500'ü üçe beşe yüze bölüyor, toplayıp çıkarıyor, kalp atışlarının hızlanışıyla ağzı kuruyordu.
Sibel Hanım sonunda ağzından baklayı çıkarmıştı. “Ali Bey sizinle çalışmak istiyoruz. Aklımızdan geçen ücret 1.500 lira. Artı yemek tabii ki…” Bin beş yüz... Ali'nin bütün dinginliği kaybolmuştu. 1.500'ü üçe beşe yüze bölüyor, toplayıp çıkarıyor, kalp atışlarının hızlanışıyla ağzı kuruyordu.
“Ali Bey?”
“Eee... Tamam...”
Top çevirmeye gerek yoktu.
Üç aylık işsizlik ve sonraki günlerin umutsuzluğuyla daralan içi, işe alınmakla
ferahlayacağına, kafasından atamadığı 1500 lira ile zift
çekilmiş gibi kararıyordu.
Neresinden tutsa un ufak hale gelen tutturamadığı hesap, taktığını
çoktan unuttuğu kravatını bol
zincirli bir prangaya çevirmiş, Sibel Hanımı da terden tuzlanmış
sırtını kırbaçlayan bir efendiye
dönüştürmüştü
“Ali Bey, o zaman
önümüzdeki aybaşı itibariyle iş başı yapabilirsiniz sanırım.”
Şu koca şehirde sırf
sigortası var diye göbekli, belki de çoğu karısına her an dayak atabilecek erkeklerden
biriyle evlenmeyi düşünenleri, bu parayla koca bir aile
geçindirenleri hayal etti. “Aybaşında
görüşmek üzere” diyerek Sibel Hanım'la ısmarlaştı. Kendini
binadan attığında, sesi ve
kokusuyla kıvamını bulmuş şehir, yağmurun içinde ağzından
dumanlar çıkarıp, hırıldayarak
soluyordu. “Bakma ölürsün” dedi. Dinletemedi. Sanki şehir
herkese kasti tekme atıyordu. Taktiği de
yine sakinleri veriyordu. Eve dönüş yolunda otobüste babasının zeytinlerin başında dur
diye yıllardır tutturmasını hatırladı. İnadına kaldığı
şehir, yaşanacak ya
da çalışılacak halde
değildi.
İndiğinde ayakları Ali’yi bir türlü eve götürmüyordu. Kapıdan döndü. Tekelden bir bira alıp, mahalledeki parka yollandı. Ayakları su aldıkça o şarkı geldi aklına: “Tanrı iş gezisinde, gemi su alıyor.” Tanrı belki de gerçekten iş görüşmesine gitmişti. Salıncaklardan birinde birasını yudumlamaya başladı. Şişeyi dikleyip fırlattı ve sallanıp hızlandıkça sesli tekrarlamaya başladı:
İndiğinde ayakları Ali’yi bir türlü eve götürmüyordu. Kapıdan döndü. Tekelden bir bira alıp, mahalledeki parka yollandı. Ayakları su aldıkça o şarkı geldi aklına: “Tanrı iş gezisinde, gemi su alıyor.” Tanrı belki de gerçekten iş görüşmesine gitmişti. Salıncaklardan birinde birasını yudumlamaya başladı. Şişeyi dikleyip fırlattı ve sallanıp hızlandıkça sesli tekrarlamaya başladı:
“1500... kira 500... Evin
anahtarını bile yaptırmıştım Merve için... Sonra kredi 300...
Sigara 150-200... Aylık akbil...
Elektrik, su, doğalgaz, telefon, internet... Ekstralar, biralar....
E askerdeki kuzene harçlık
yollamak lazım. Arada kitap almak lazım… Bir daha okurum hepsini. Sinemaya gitmeye
gerek var mı sanki? Aidatı unutma... Dostlarına bir şeyler ısmarlamayacak mısın lan
hayvan herif? Zeytinler... Bu sene az veren sene... Sonra kondratiyef çevrime göre
kriz dönemi... Suriye işgali; düşünmek bile istemiyorum... Yanan çadırlarda ölen
bebeler... Arap baharı esse keşke buralara diyenlere gıcık
oluyorum. Bahar görünümlü kışları
sevmiyorum... Tarihin öznesi salıncakta, kaldırımda, otobüs
durağında, bazıları hafta sonları
eylemde ve hafta içleri süpermarket indiriminde... Bir kısmı
kanepede ve benim gibi birahanede,
ömrü bu şehirde yollarda... Tarih artık yazılamadığı için
eskisiyle kitaplarda... Varsın
makarna kokmaya devam etsin terim... Zeytinler var bir de... Ama
sigorta önemli... Hem yemek de
veriyorlar... Çüşş... Bir de vermeyeceklerdi... Şimdi işe
başlayacağım ya hani, hafta içleri hep
kaçma isteği yaratacak kadar kuru ve güneşli, hafta sonları ve
bayram tatillerinde ıslak
ve çamurlu iklimiyle meşhur şehrin günleri başlayacak... Kira
400 lan... Zeytinler var ama...
Gazeteciler teker teker kodese atılıyor... Şehrin görsel
hafızaları satılığa çıkarıldı...
Karnım ağrıyor... Koca bir osuruk, toplu bir osuruk yıksa keşke
bu şehri.. Rüyamda Merve'yi gördüm.
Misafirlere yemek yapıyorduk. Kek diye tutturdu. Öyle bir kabardı ki, mutfakta kekin
içinde rendelenmiş portakal kabuklarıyla şekerli toparlağın
içinde yer darlığından yapışık
hale geldiğimiz için ölmeden önce öpüştük... Ama yan komşunun üniversitedeki oğlu da
içerdeymiş. Sürü sepet diğerleriyle beraber hem de... Zeytinler,
1500tl
artı yemek ama... Uğur'u
aramayı unutma, o her şeyiyle güzel kadının gücünü unutma... Merve aramadı yine...
Mahkeme heyetleri bininci kez bozdukları kararı onuyor,
onadıklarını bozuyor... Kendime bir
defter almalıyım... Eski defterleri yırtmalıyım. Karnım
ağrıyor.. Mide lan o... Kemirgenler,
sülükler... Günahsız hayvanları benzetmelerinde kullanma...
Hızlan, Islak hızlan, hızlan, bu
hızı kullan, iyi bak, gör, göster, dur, yürü, sus,
bağır.......”
Hızını alan salıncak,
bir el tutuşuyla sarsılarak durdu. Ali salıncağı durduran
Murat'ın yüzüne bakıp, “Hayırdır?”
diye sordu. Murat'ın ağzından dökülen “Vapur kaçıracağız” sözlerine cin bakışı
attı. Şımardığını belli etmeden kolunu Murat'ın omzuna atıp,
“Hadi bana gidelim” dedi. Cuma gecesi
yeterince ıslak, soğuk ve bu laflarla doldurulamayacak kadar sıradandı.
24 Kasım 2012 Cumartesi
2012 en iyiler (10)
kalbimizi fethetti.
Her yeni albümü güzel bir hediye gibi Patti Abla’nın. Banga albümü de öyle oldu.
M83 önceki yıldan sarktı. Dinlemeye devam.
Fleet Foxes 2011’deki son albümlerinden bu yana eşlik ediyor…
elemanların bu şarkısını yeni dinledim. Sürekli de dinliyorum. Yılın başında fark etseydim, açık ara en çok dinlediğim şarkı olabilirdi…
Bu eleman gerçekten marifetli…
bu toprakların son yıllardaki en güzel albümlerinden birini yayınlamıştı birsen tezer. Üstüne güzel şey çok az çıktı. Bu şarkıyı da harika yorumluyor.
dumanı üstünde albümleriyle son anda imdada yetiştiler. Asfalt dünya’dan kaçış yok!
14 Kasım 2012 Çarşamba
2012 en iyiler (9)
Tame Impala, Lonerism adlı
albümüyle taze bir soluk oldu.
Yeni albümleri bu yılın
ortalarında çıkana kadar, eskisini dinledik de dinledik. Bu da hayal kırıklığı
yaratmadı.
O da özleten isimlerdendi.
Güzel hatırlattı kendini…
13 Kasım 2012 Salı
2012 en iyiler (8)
Bu iki isim de 2012’de eşlik etti. En iyisi ikisini aynı
şarkıda paylaşmak diye düşündüm.
onlar da özletmişlerdi kendilerini. Güzel döndüler ama…
İyi grup. Es geçmeyin. Birkaç gereksiz tarama dışında
yolları açık. Esinlendikleriyle esmeye devam edip kendilerini daha da bulacaklar
bence…
gidemedik dinlemeye L
yeni albümleriyle avunup durduk.
rahmetliyi dinlemeye doymak mümkün mü?
onları da canlı izleyemedim. (şaşırmaya gerek yok) bence
yılın en iyi şarkılarından biri… grup daha da büyüyecek o kesin…
2012 en iyiler (7)
Onlar şöhret basamaklarını çıkalı çok oldu. Popüler bir sürü parçaları da var.
Gayet başarılılar. Ama bu şarkılarını dinlemeye yine de doyamadım.
Yılın sonlarına doğru kulaklarımda onlarla başka türlü bir
bayram havası esti. Bence daha da iyi olacaklar…
Yorulmak bilmiyor Jack White. Al sana başarılmış bir proje
daha…
2012 en iyiler (6)
Bunlar da iyiydi…
Bu yıl kulaklarımın pasını yeterince sildi. On parmağında on
marifet. Iskalamayın onu...
Onlar yine kalbimizdeki ve kulaklıklarımızdaki yerlerini korudular...
Bu elemanlar basit anlamda gitar davul ve basla hala güzel
şeyler yapılabileceğini kanıtladılar…
11 Kasım 2012 Pazar
2012 en iyiler (5)
Kadıköy
sound'un tükenmeyen sesi yeni albümüyle de mest etti...
Onları
sevmemek için başka dünyalı olmak lazım. Ha, onlardan da güzel
müzikler duyuyoruz bazen. Dünya müziği diye bir şey varsa en
iyilerinden...
birileri dünya müziği mi dedi?
Dikkat
play'e değil, huzur düğmesine basacaksın, şaşırma...
2012 en iyiler (3)
müzikal
dadaizm diye bir şey varsa bu odur. Aralık'ta İstanbul'da konser
vereceklerini duydum. Para olursa gideriz. Oldu oldu, olmadı çay
demleriz.
Ölüm haberiyle üzdü. Yok bir yandan da ölümün sıradanlığına da kapak oldu. Abdal neredeyse kalmadı o gidince çünkü. Onlarca şarkısı sonsuza kadar dinlenecek. Çok yazmaya da gerek yok. En güzelini bir tweet anlatmıştı: Neşet Ertaş diye yazılır, neşe, dert, aşk diye okunur...
2012 en iyiler (2)
2012'de en çok dinlediklerimi paylaşmaya devam ediyorum. Bir yıl önce kadar bu sayfada "Bildiğimiz dünyanın sonu ve R.E.M. hala yaşıyor" diye bir şey yazmamın üzerinden çok değil, birkaç ay geçmeden grup dağılmaya karar verdi. (hay elime) Gitmeden de son bir albüm bıraktılar...
Sürekli dinliyorduk ama yıllar sonra yeni bir albümle 'ilaç' gibi geldi. Kedi canını senin....
Bu kadın tam 12'den vurdu. Bu şarkısı 2012 boyunca peşimden geldi...
Sürekli dinliyorduk ama yıllar sonra yeni bir albümle 'ilaç' gibi geldi. Kedi canını senin....
Bu kadın tam 12'den vurdu. Bu şarkısı 2012 boyunca peşimden geldi...
2012 en iyiler
Kasım'ı da yarılıyoruz. Çoktan Norveç kafası olduk. 2012 boyunca en çok dinlediklerimi paylaşmak istedim ben de.
Grizzly Bear bence son yılların en önemli gruplarından. Büyük gruplar çıkmıyor artık. Buradaki büyük anladığınız her anlamda... Buna gerek var mı ya da mümkün mü? O da ayrı. Grizzly Bear buna en çok yaklaşanlardan. Dumanı üstünde son albümleri Shields'tan daha fazla şarkı paylaşmak isterdim. Şimdilik bununla idare edin...
Her daim listedeler...
Grizzly Bear bence son yılların en önemli gruplarından. Büyük gruplar çıkmıyor artık. Buradaki büyük anladığınız her anlamda... Buna gerek var mı ya da mümkün mü? O da ayrı. Grizzly Bear buna en çok yaklaşanlardan. Dumanı üstünde son albümleri Shields'tan daha fazla şarkı paylaşmak isterdim. Şimdilik bununla idare edin...
Her daim listedeler...
26 Ekim 2012 Cuma
SARI BİRA
daha önce burada yayınlanmış uyduruk bir metnin yeniden yazılmaya çalışılmış ve kısaltılmış hali. oldu oldu, olmadı çay demleriz... :)
"Muraaatttt....”
SARI
BİRA
"Muraaatttt....”
Günlerdir
nemli yastığa eşlik eden uyandırma sesi buydu işte. Sokakta yine
adaşım veleti seviyorlardı. Bodrum katındaki evimizde, yerin
altında yaşayan tuhaf bir yaratık gibi hissediyordum. “Nemli
yastık, düdüklünün tıslaması, nohutun kokusu.” Şeyleri
adlarıyla çağırdım.
“Muraaattt...” sesiyle yeniden irkildim. Anam da gözünde giderek şeyleştiğimi ispatlar bir tonda sesleniyordu artık. Çok önceleri bu saatte uyanmak için nelerimi vermezdim. Terse işleyen günün saatleriyle nemli ev bir olup, oramı buramı sızlatıyordu. Anam da benim ritmime ayak uydurmuş, hatta her daim ayakta gibiydi. Bu kadın ne zaman uyuyordu? Yüzünde, anneannesinden miras erken kırışıklıklarıyla, ev içinde atom karınca telaşıyla, bazen ayarını kaçırdığı şefkatiyle bir insan makina haline dönüşüyordu. Yalanı saniyesinde anlayan, niyeti gören, ama her daim yeni görevler edinmeye meyilli bir makina. Anlamaya çabalamak nafileydi. Beraberindeyse tuhaf bir suçluluk duygusu. Söz konusu olan çocuklarıysa, annelerin ve babaların, vücutlarının bir yerlerinde amaca yönelik birer çip taşıdıklarından emindim. Dört yıl önce ölen babamın özlemi bile enerjisini çalamamıştı. Uyanır uyanmaz tellendirdiğim her sigaraysa benimkinden alıyordu.
“Murat oğlum, aç karnına içme şu zıkkımı. Gel bir şeyler ye.”
Öğlenleri gün içinde birkaç saat güneş alan küçük salonumuzda, ekrana giren ışıkla yarı görünmez hale gelen, ama evde sesi her daim yankılanan televizyonun gürültüsü eşliğinde yapılan geç kahvaltı saatleriydi. Sese kayıtsız kalamıyordum. Kanalı değiştirdim. Çoğu önemsiz son dakika uyarılı havadisler havada uçuşuyordu. Bir kısmı da 10 yıl önce olsa, binlerce genci sokağa dökecek türdendi.Yağmurda güzel oluyordu ama.
Üniversitede okurken birkaç uyuz iş ve sekiz ay cezaevinden sonra, üçteker bir arabayı nohut, pilav ve didilmiş tavuklarla doldurmak, zevkli gelmeye başlamıştı. Anam bile bu işe başladıktan birkaç hafta geçmeden, “Oğlum boşuna mı okudun?” lafını sayıklamayı bırakmıştı. Ne evdeki kitaplar, ne de arada içkiyi ve sigarayı abartışım ona fazlalık geliyordu artık. Ya da ben öyle sanıyordum. Kahvaltı masasındaki üç çeşit reçel, iki çeşit zeytin ve anamın doğaçlamaları, neredeyse evin en renkli halleriydi.
“Muraaattt...” sesiyle yeniden irkildim. Anam da gözünde giderek şeyleştiğimi ispatlar bir tonda sesleniyordu artık. Çok önceleri bu saatte uyanmak için nelerimi vermezdim. Terse işleyen günün saatleriyle nemli ev bir olup, oramı buramı sızlatıyordu. Anam da benim ritmime ayak uydurmuş, hatta her daim ayakta gibiydi. Bu kadın ne zaman uyuyordu? Yüzünde, anneannesinden miras erken kırışıklıklarıyla, ev içinde atom karınca telaşıyla, bazen ayarını kaçırdığı şefkatiyle bir insan makina haline dönüşüyordu. Yalanı saniyesinde anlayan, niyeti gören, ama her daim yeni görevler edinmeye meyilli bir makina. Anlamaya çabalamak nafileydi. Beraberindeyse tuhaf bir suçluluk duygusu. Söz konusu olan çocuklarıysa, annelerin ve babaların, vücutlarının bir yerlerinde amaca yönelik birer çip taşıdıklarından emindim. Dört yıl önce ölen babamın özlemi bile enerjisini çalamamıştı. Uyanır uyanmaz tellendirdiğim her sigaraysa benimkinden alıyordu.
“Murat oğlum, aç karnına içme şu zıkkımı. Gel bir şeyler ye.”
Öğlenleri gün içinde birkaç saat güneş alan küçük salonumuzda, ekrana giren ışıkla yarı görünmez hale gelen, ama evde sesi her daim yankılanan televizyonun gürültüsü eşliğinde yapılan geç kahvaltı saatleriydi. Sese kayıtsız kalamıyordum. Kanalı değiştirdim. Çoğu önemsiz son dakika uyarılı havadisler havada uçuşuyordu. Bir kısmı da 10 yıl önce olsa, binlerce genci sokağa dökecek türdendi.Yağmurda güzel oluyordu ama.
Üniversitede okurken birkaç uyuz iş ve sekiz ay cezaevinden sonra, üçteker bir arabayı nohut, pilav ve didilmiş tavuklarla doldurmak, zevkli gelmeye başlamıştı. Anam bile bu işe başladıktan birkaç hafta geçmeden, “Oğlum boşuna mı okudun?” lafını sayıklamayı bırakmıştı. Ne evdeki kitaplar, ne de arada içkiyi ve sigarayı abartışım ona fazlalık geliyordu artık. Ya da ben öyle sanıyordum. Kahvaltı masasındaki üç çeşit reçel, iki çeşit zeytin ve anamın doğaçlamaları, neredeyse evin en renkli halleriydi.
Televizyona
eşlik eden kafa sesimi susturup hazırlanmaya başladım. Anam
günlük alışveriş listesini her zamanki gibi elime tutuşturdu ve
balık hafızama güvenmeyip sesli tekrar etti. Pilavı, nohudu ve
didilmiş tavukları üçtekere özenle yerleştirdim. Yol aldıkça
mazgallardan gelen koku, yağmurun habercisiydi. Otobüs kapılarından
sarkan bacakların, kıçların, trafikte sıkışmış arabaların
içindekilerin, işten eve yayan dönen hızlı adımlıların, bir
takım ofislerde belki de bütün gün bağdaş kurmak isteyip de o
şekli bir an önce almak için sabırsızlanan güzel bacakların,
bir de kedilerin çarşı kuytularından yavaşça kafalarını
uzatmalarının şaşmaz vaktiydi. Üçtekeri sabitlediğim yer ise
cehennemdi. Artık saate bile bakmıyordum. Hemen arkamda,
kaldırımın köşesindeki büfede asılı dönerin kalan miktarı,
satış zamanıma az kaldığının kanıtıydı. Rıhtımla evlerin
başladığı yer arasında, eve geri dönüş yolunun kusturacak
kadar yoğun yaşandığı o iğrenç kaldırımda yer tutmak için
az cebelleşmemiştim.. Hırlısı hırsızı, haraççısı... İkna
kabiliyetim devreye girmişti galiba. Zaten kendimi yanlış
insanlara sevdirme konusunda şampiyondum.
Müşterilerimin çeşitliliğiyse artık şaşırtmaz olmuştu. Avını yerken korunaklı bir yer arayan, belgesellerdeki vahşi hayvanlar gibi davranan göbekli amcalardan, bir eliyle plastik tabaktan tıkınıp, öbürünün hızı yüzünden görülmez hale gelen başparmağıyla mesaj atabilen genç kadınlara kadar değişen bir çeşitlilikti bu. Aaa, evet. Evrimin ispatı baş parmaklardı onlar. Eski bir filmde gördüğüm, otostop çektikçe uzayan başparmaklar gibiydiler. Dolmaya çalışan dolmuş, ayyaş ayakçı, bazıları bizim mahallede de gördüğüm karabaş ve insanların sokağa attığı hayret verecek kadar çok sayıda cins köpek ve ortalarında gömleğinin eprimiş kollarını bir türlü kıvırmayı beceremeyen ben. Yok abartmayalım. Sol taraflarında ben, sağda köpek...
“Neydi, neydi, neydi?...”
Müşterilerimin çeşitliliğiyse artık şaşırtmaz olmuştu. Avını yerken korunaklı bir yer arayan, belgesellerdeki vahşi hayvanlar gibi davranan göbekli amcalardan, bir eliyle plastik tabaktan tıkınıp, öbürünün hızı yüzünden görülmez hale gelen başparmağıyla mesaj atabilen genç kadınlara kadar değişen bir çeşitlilikti bu. Aaa, evet. Evrimin ispatı baş parmaklardı onlar. Eski bir filmde gördüğüm, otostop çektikçe uzayan başparmaklar gibiydiler. Dolmaya çalışan dolmuş, ayyaş ayakçı, bazıları bizim mahallede de gördüğüm karabaş ve insanların sokağa attığı hayret verecek kadar çok sayıda cins köpek ve ortalarında gömleğinin eprimiş kollarını bir türlü kıvırmayı beceremeyen ben. Yok abartmayalım. Sol taraflarında ben, sağda köpek...
“Neydi, neydi, neydi?...”
Bazen
yönümü en iyi arkadaşlarım Uğur ve Ali uğradıklarında
hatırlatıyor, “Solda olan sensin lan” diye dalga geçiyorlardı.
Birkaç
saat içinde çoğu gece olduğu gibi müşteri yoğunluğu kıvamını
bulmuştu.
Kıyafetlerin, kitapların, ev eşyalarının, cep telefonlarının, arabaların, çorbaların ve tatlıların en çakmalarının cennetinde, insanların tavuk, pilav, nohut ve turşu karşısında eşitlenmesi hiç de kötü gelmiyordu. Arka sokaktaki bilmem kaçıncı sınıf müzikholden gelen müziğin eşliği de manzarayı başka bir hale sokuyordu.
Yağmurun geleceği belliydi. Üçtekerin lüks lambasının vurduğu arabanın buğulu camına çiseler doluştu. Birden bastırdı. Köpekler, yolcular ve tezgahlar kaçıştı. Su göllerinden bata çıka ben de. Ayağımın iyiden iyiye alıştığı o kötü kokulu birahaneye kendimi zor attım. Üçtekeri dükkanının önüne kilitledim. İçerisi benim gibi ıslak saçlarıyla yeni gelenler ve bağıra çağıra konuşan yükünü almış adamlarla doluydu. Saçımdan damlayan yağmur sularıyla bir masaya oturdum. Garson abinin gürültünün içinde eliyle yaptığı arjantin işaretini göz kırparak onayladım. İçerideki uğultuyu bastıran yağmur sesi, bağırışlara ve mutfaktan gelen kızartma cızırtısına karışıyordu. Birası bir başkaydı. Yani benim için öyleydi. Altın sarısı değil, bildiğin sarıydı. Hafif sulu ve ucuz. Ama sanki kafası başkaydı. Sigara dumanı bulutunun altında bir takım adamlar, sarı biraların eşliğinde hızla kelle oluyordu. Yan masada 40'larını süren gruptaki adamlardan biri, hegemonyasını çoktan ilan etmişti. Büyük el kol hareketleriyle ve müthiş bir heyecanla anlatıyordu.
“Olay yerine gittiğimizde adamın beyninin parçalarını topladık. Sonra tabi kim bilir hastanede kaç parçaya ayrıldı. Neyse velhasıl kelam iş bitti. Çıkışta ne yaptık dersiniz? Gittik kelle paça içtik.”
Deli gibi gülüştüler.
“Hem de sarmısaklı.”
Asker olma ihtimalleri yüksekti. Gürültünün içinden bazılarını seçebiliyordum. Bir başka masada üç genç, abi diye seslendikleri bir adamla oturuyorlardı.
“Abi benim bi fotoğraf var, sana zahmet onu bir güzel fotoşoplasana?”
“Niye?”
“Lazım abi, sakalsız istiyorlar.”
“Sakalları niye kesmiyorsun lan?”
“Ya usta, sakalları kesince fena şekilde anneme benziyorum.”
Öbür masadaki muhabbet daha mı iyi diye kulak verdim. Maaşallah, insan isteyince kurt adam olabiliyordu.
“Muammer Abi, senin göbek biraz inmiş mi ne?”
“Nerdeee?”
“Ya boş versene abi dert etme. Ben sana bir şey söyleyeyim mi?”
Hah, birisi cümleye böyle başlamayadursun, en mal laflardan laf beğen. Eeee...
“Abi şimdi bak, salatalık var ya, ne sever biliyor musun? Gölge. Gölgede büyür.”
“Ulan sen var ya.”
Tuvalete gitmek için kalktığımda arka masaların birinde yine o abi oturuyordu. Hep aynı yerde konuşlanıp birasına ve kitabına gömülüyordu. Ön tarafları dökülmüş ak saçlarının özenle taranmış hali, yakası tüylü kot montu ve yaşına göre atletik haliyle diğerlerinden kolayca ayrılıyordu. Yine kitap okuyordu. Yine onun yaşlarındaki sevdiğim öykücünün kitabını okuyordu.
Masama döndüğümde geviş getiren gürültü devam ediyordu. Yağmur hızını kesmemişti. Kalk git abinin yanına otur diye geçirdim içimden.
“Kadın olsan yapardın ama. Yok lan onu da yapamazdım.”
Birden elektrikler gitti. Birahanede ufak bir uğultu koptu. Enerjilerini de ışıktan alırlarmış gibi sesleri azaldı. Işıklar gittiğinde hissettiğimiz o birkaç saniyelik sessizlik, böyle de bir hayat var dedirten gerçeklik... Bir an için yaşanan o küçük aydınlanma haliyle mekândaki bütün adamların kafalarının üzerinde minik ampuller yanmıştı. Bazıları çocuklarını ve karılarını düşündü. Kimileri kötü davrandığı kız arkadaşını, kredi kartı borcunu, çocukluğunu geçirdiği köyünü ya da karanlık bir sahilde yıldızlı geceleri. Ben de Uğur'la bütün Kadıköy'ü tavaf ettiğimiz o geceyi. Bir kadın olarak adını sevmiyordu. Ama adı gibi geliyordu hep bana. Gözlerimi ovuşturdum geçti.
Garson masalara küçük mumlar bırakmıştı. Işığın ve muhabbetin kesintiye uğrattığı sarı bira tüketimi karanlıkla arttı. Üçüncüyü devirmek üzereydim. Sonunda cesaretimi toplayıp kitap okuyan abinin yanına yanaştım.
“Abi merhaba oturabilir miyim?”
“Tabi buyur.”
“Bu arada ben Murat.”
“Memnun oldum Kadim ben de.”
Adının bilgeliği üzerinde, gereksiz tek bir kelime bile sarf etmiyordu. Lafı ister istemez kitaba ve yazarına getirdim.
“Bu adamı çok seviyorum.”
“Ben de. Ama bu son kitabını o kadar tutmadım. Biraz başkalarına özenmiş. Hani şu psişik kusmuklarla dolu olanlara. Halbuki yalın haliyle seviyordum onu.”
“Bunu daha alamadım. Doğrudur.”
Yağmur durmuyordu. Dursa da kalkacak gibi değildim. Sarı bira iyi gelmişti. Kadim Abi'yle sohbeti koyulaştırdık. Pilavcılık yaptığımı biliyordu. Hatta birkaç kere yediğini söylediğinde onu hatırlamayınca, hafiften mahcup da olmuştum. Kadim Abi şehir hatlarında kaptandı. Kadim Kaptan. Şekilci değildim ama bu harika bir isimdi. Okumaya düşkündü. Siyaset konuşmaya başladığında şimdilerde unutulmuş amentüleri sıradan ve gündeme dair örneklerle harika bir biçimde sıralıyordu. Benimle aynı kafadan olduğunu anladıkça da açılıyordu. Cezaevi günlerini, nasıl kaptan olduğunu, neden hiç evlenmediğini, çiçeklerle ilişkisini, adını ilk defa duyduğum balıklardan bahsetti. Koca bir Türkiye ve dünya turu attırdıktan sonra ağzından çıkan kelimelerle donakaldım.
“Genç, vapuru kaçırmaya ne dersin?”
Soru karşısında duyduğum şaşkınlık, öykü okuyan o sessiz adamdan beklenmedik o çıkış, kurduğu cümleler sonrasındaki afallamam fark edilmeyecek gibi değildi. Konuşsam vereceğim her cevap, o güzel soruyu mahveder diye korkuyordum. Fazla düşünmedim. Seçilmiş kişi belli ki tam da o an bendim. Doğru soru da buydu. Sadece doğru yerdeydik. “Evet derim abi” diye bir şeyler mırıldanabildim. Kadim Abi kaçtır en iyi dostlarım Ali ve Uğur'la aklımıza gelen türlü türlü planlardan daha anlamlısını önermişti. Bir örgüt müydük? Hayır. Siyasi ve toplumsal mesajlarımız olacak mıydı? Evet. Değişik bir şey mi deneyecektik? Az denenmiş.
Silahları Kadim Kaptan ayarlayacaktı. Üstelik kaçırdığımız vapurun yolcularıyla adada piknik bile yapacaktık. Köfteler, rakılar, voleybol filesi, toplar ve tavlalar da silahların yanında olacaktı. Güvenlik güçlerini tam da öyle bekleyecektik. Üstelik bize adadaki birkaç arkadaş ve vapurdaki birkaç adam da eşlik edecekti. En azından bir yaprak kımıldamış olacaktı.
“Ne o canın piknik yapmak istemiyor mu?” diye sordu Kadim Kaptan göz kırparak.
“Hem de fena” diye cevapladım.
Telefonlarımızı aldık. Ayrıntıları Uğur ve Ali'nin de katılacağı birkaç akşam sonraya bıraktık. Kadim Kaptan iznini isteyip kalktı. Yağmurun durduğunu fark etmemiştim bile. Bir küçük bira daha içip yollandım. İçim kıpır kıpırdı. Anam belki çok üzülecekti. Ama her şeyi hesaplamıştım. Bankadaki birikmiş para ve emekli aylığı ona yetecekti. Keşke tek bedeli bu olsaydı. Üstelik o da gurur duyardı. Dışarısı sanki iki saat önce yağmurdan kıyamet kopmamış kadar sakindi. Rüzgâr da dinmiş, zamansız bir soğuk kalmıştı. Geri kalan pilav için durmadım. Arabayı eve doğru hiç olmadığı kadar hızlı sürdüm. Uğur'u aradım hemen.
Kıyafetlerin, kitapların, ev eşyalarının, cep telefonlarının, arabaların, çorbaların ve tatlıların en çakmalarının cennetinde, insanların tavuk, pilav, nohut ve turşu karşısında eşitlenmesi hiç de kötü gelmiyordu. Arka sokaktaki bilmem kaçıncı sınıf müzikholden gelen müziğin eşliği de manzarayı başka bir hale sokuyordu.
Yağmurun geleceği belliydi. Üçtekerin lüks lambasının vurduğu arabanın buğulu camına çiseler doluştu. Birden bastırdı. Köpekler, yolcular ve tezgahlar kaçıştı. Su göllerinden bata çıka ben de. Ayağımın iyiden iyiye alıştığı o kötü kokulu birahaneye kendimi zor attım. Üçtekeri dükkanının önüne kilitledim. İçerisi benim gibi ıslak saçlarıyla yeni gelenler ve bağıra çağıra konuşan yükünü almış adamlarla doluydu. Saçımdan damlayan yağmur sularıyla bir masaya oturdum. Garson abinin gürültünün içinde eliyle yaptığı arjantin işaretini göz kırparak onayladım. İçerideki uğultuyu bastıran yağmur sesi, bağırışlara ve mutfaktan gelen kızartma cızırtısına karışıyordu. Birası bir başkaydı. Yani benim için öyleydi. Altın sarısı değil, bildiğin sarıydı. Hafif sulu ve ucuz. Ama sanki kafası başkaydı. Sigara dumanı bulutunun altında bir takım adamlar, sarı biraların eşliğinde hızla kelle oluyordu. Yan masada 40'larını süren gruptaki adamlardan biri, hegemonyasını çoktan ilan etmişti. Büyük el kol hareketleriyle ve müthiş bir heyecanla anlatıyordu.
“Olay yerine gittiğimizde adamın beyninin parçalarını topladık. Sonra tabi kim bilir hastanede kaç parçaya ayrıldı. Neyse velhasıl kelam iş bitti. Çıkışta ne yaptık dersiniz? Gittik kelle paça içtik.”
Deli gibi gülüştüler.
“Hem de sarmısaklı.”
Asker olma ihtimalleri yüksekti. Gürültünün içinden bazılarını seçebiliyordum. Bir başka masada üç genç, abi diye seslendikleri bir adamla oturuyorlardı.
“Abi benim bi fotoğraf var, sana zahmet onu bir güzel fotoşoplasana?”
“Niye?”
“Lazım abi, sakalsız istiyorlar.”
“Sakalları niye kesmiyorsun lan?”
“Ya usta, sakalları kesince fena şekilde anneme benziyorum.”
Öbür masadaki muhabbet daha mı iyi diye kulak verdim. Maaşallah, insan isteyince kurt adam olabiliyordu.
“Muammer Abi, senin göbek biraz inmiş mi ne?”
“Nerdeee?”
“Ya boş versene abi dert etme. Ben sana bir şey söyleyeyim mi?”
Hah, birisi cümleye böyle başlamayadursun, en mal laflardan laf beğen. Eeee...
“Abi şimdi bak, salatalık var ya, ne sever biliyor musun? Gölge. Gölgede büyür.”
“Ulan sen var ya.”
Tuvalete gitmek için kalktığımda arka masaların birinde yine o abi oturuyordu. Hep aynı yerde konuşlanıp birasına ve kitabına gömülüyordu. Ön tarafları dökülmüş ak saçlarının özenle taranmış hali, yakası tüylü kot montu ve yaşına göre atletik haliyle diğerlerinden kolayca ayrılıyordu. Yine kitap okuyordu. Yine onun yaşlarındaki sevdiğim öykücünün kitabını okuyordu.
Masama döndüğümde geviş getiren gürültü devam ediyordu. Yağmur hızını kesmemişti. Kalk git abinin yanına otur diye geçirdim içimden.
“Kadın olsan yapardın ama. Yok lan onu da yapamazdım.”
Birden elektrikler gitti. Birahanede ufak bir uğultu koptu. Enerjilerini de ışıktan alırlarmış gibi sesleri azaldı. Işıklar gittiğinde hissettiğimiz o birkaç saniyelik sessizlik, böyle de bir hayat var dedirten gerçeklik... Bir an için yaşanan o küçük aydınlanma haliyle mekândaki bütün adamların kafalarının üzerinde minik ampuller yanmıştı. Bazıları çocuklarını ve karılarını düşündü. Kimileri kötü davrandığı kız arkadaşını, kredi kartı borcunu, çocukluğunu geçirdiği köyünü ya da karanlık bir sahilde yıldızlı geceleri. Ben de Uğur'la bütün Kadıköy'ü tavaf ettiğimiz o geceyi. Bir kadın olarak adını sevmiyordu. Ama adı gibi geliyordu hep bana. Gözlerimi ovuşturdum geçti.
Garson masalara küçük mumlar bırakmıştı. Işığın ve muhabbetin kesintiye uğrattığı sarı bira tüketimi karanlıkla arttı. Üçüncüyü devirmek üzereydim. Sonunda cesaretimi toplayıp kitap okuyan abinin yanına yanaştım.
“Abi merhaba oturabilir miyim?”
“Tabi buyur.”
“Bu arada ben Murat.”
“Memnun oldum Kadim ben de.”
Adının bilgeliği üzerinde, gereksiz tek bir kelime bile sarf etmiyordu. Lafı ister istemez kitaba ve yazarına getirdim.
“Bu adamı çok seviyorum.”
“Ben de. Ama bu son kitabını o kadar tutmadım. Biraz başkalarına özenmiş. Hani şu psişik kusmuklarla dolu olanlara. Halbuki yalın haliyle seviyordum onu.”
“Bunu daha alamadım. Doğrudur.”
Yağmur durmuyordu. Dursa da kalkacak gibi değildim. Sarı bira iyi gelmişti. Kadim Abi'yle sohbeti koyulaştırdık. Pilavcılık yaptığımı biliyordu. Hatta birkaç kere yediğini söylediğinde onu hatırlamayınca, hafiften mahcup da olmuştum. Kadim Abi şehir hatlarında kaptandı. Kadim Kaptan. Şekilci değildim ama bu harika bir isimdi. Okumaya düşkündü. Siyaset konuşmaya başladığında şimdilerde unutulmuş amentüleri sıradan ve gündeme dair örneklerle harika bir biçimde sıralıyordu. Benimle aynı kafadan olduğunu anladıkça da açılıyordu. Cezaevi günlerini, nasıl kaptan olduğunu, neden hiç evlenmediğini, çiçeklerle ilişkisini, adını ilk defa duyduğum balıklardan bahsetti. Koca bir Türkiye ve dünya turu attırdıktan sonra ağzından çıkan kelimelerle donakaldım.
“Genç, vapuru kaçırmaya ne dersin?”
Soru karşısında duyduğum şaşkınlık, öykü okuyan o sessiz adamdan beklenmedik o çıkış, kurduğu cümleler sonrasındaki afallamam fark edilmeyecek gibi değildi. Konuşsam vereceğim her cevap, o güzel soruyu mahveder diye korkuyordum. Fazla düşünmedim. Seçilmiş kişi belli ki tam da o an bendim. Doğru soru da buydu. Sadece doğru yerdeydik. “Evet derim abi” diye bir şeyler mırıldanabildim. Kadim Abi kaçtır en iyi dostlarım Ali ve Uğur'la aklımıza gelen türlü türlü planlardan daha anlamlısını önermişti. Bir örgüt müydük? Hayır. Siyasi ve toplumsal mesajlarımız olacak mıydı? Evet. Değişik bir şey mi deneyecektik? Az denenmiş.
Silahları Kadim Kaptan ayarlayacaktı. Üstelik kaçırdığımız vapurun yolcularıyla adada piknik bile yapacaktık. Köfteler, rakılar, voleybol filesi, toplar ve tavlalar da silahların yanında olacaktı. Güvenlik güçlerini tam da öyle bekleyecektik. Üstelik bize adadaki birkaç arkadaş ve vapurdaki birkaç adam da eşlik edecekti. En azından bir yaprak kımıldamış olacaktı.
“Ne o canın piknik yapmak istemiyor mu?” diye sordu Kadim Kaptan göz kırparak.
“Hem de fena” diye cevapladım.
Telefonlarımızı aldık. Ayrıntıları Uğur ve Ali'nin de katılacağı birkaç akşam sonraya bıraktık. Kadim Kaptan iznini isteyip kalktı. Yağmurun durduğunu fark etmemiştim bile. Bir küçük bira daha içip yollandım. İçim kıpır kıpırdı. Anam belki çok üzülecekti. Ama her şeyi hesaplamıştım. Bankadaki birikmiş para ve emekli aylığı ona yetecekti. Keşke tek bedeli bu olsaydı. Üstelik o da gurur duyardı. Dışarısı sanki iki saat önce yağmurdan kıyamet kopmamış kadar sakindi. Rüzgâr da dinmiş, zamansız bir soğuk kalmıştı. Geri kalan pilav için durmadım. Arabayı eve doğru hiç olmadığı kadar hızlı sürdüm. Uğur'u aradım hemen.
Uğur
her zamanki muzipliğiyle yanıtladı. “Oooo, Murat Bey... Hayırdır
bu saatte aramazdınız. Neler yapıyorsunuz efendim?”
“İyidir.
Bana bak yarın buluşmamız lazım. Yeni bir plan var. Bak bu sefer
çok farklı. Telefonda konuşamayız” diyerek ertesi gün için
sözleştik.
Arabayı
her zamanki gibi apartmanımızın önüne kilitledim. Ali'yi aradım
cevap vermedi. Cevap vermediyse canı fena sıkkındı. Bu kesindi.
Böyle zamanlarda onu nerede bulacağımı da biliyordum.
Mahallemizin hemen yanında sokak lambalarının ışığıyla
yetinen parka vardığımda salıncakta sallanan Ali'yi belli
belirsiz seçebiliyordum. Ufak adımlarla yaklaştım. Salıncakların
arkasından dolandım. Yanındakine oturdum. Başladım sallanmaya.
Ali ha bire sayıklıyordu. “Bin beş yüz. Bin beş yüz.”
Hızına yetiştim. Beni fark etmedi bile. Ben de başladım sesli konuşmaya. “Vapur kaçıracağız. Vapur kaçıracağız. Piknik yapacağız. Piknik yapacağız...”
Ali'nin salıncağı yavaşladı ve yavaşladı ve durdu. Hızını alamayan benim salıncağın zincirini aniden tutup beni durdurmasıyla sarsıldım. Bir eliyle salıncağımın zincirinden, öbürüyle kolumdan tutup beni kendine çekti.
“Sahi mi diyon lan? Bunu hiç konuşmamıştık.”
Kollarını silkeledim ve salıncaktan indim.
Hızına yetiştim. Beni fark etmedi bile. Ben de başladım sesli konuşmaya. “Vapur kaçıracağız. Vapur kaçıracağız. Piknik yapacağız. Piknik yapacağız...”
Ali'nin salıncağı yavaşladı ve yavaşladı ve durdu. Hızını alamayan benim salıncağın zincirini aniden tutup beni durdurmasıyla sarsıldım. Bir eliyle salıncağımın zincirinden, öbürüyle kolumdan tutup beni kendine çekti.
“Sahi mi diyon lan? Bunu hiç konuşmamıştık.”
Kollarını silkeledim ve salıncaktan indim.
“Ya
Ali sen ne zaman adam olacaksın? Sahi, evet. Yeni bir şey. Sonra
anlatacağım.”
“Uğur'a haber verdin mi peki?”
“Yarın buluşacağız.”
“Sigaran var mı?”
Paketi uzattım. Bir tane de ben yaktım. “Bize gidelim” dedi. Yol boyunca hiç konuşmadık. Yağmurdan kalan su birikintilerine basa basa, yavaş adımlarla planın ayrıntılarını düşünerek, kendimizce evirip çevirerek yürüdük. Mahalleye vardığımızda, daha çok sıçana benzeyen siyah beyaz yavru bir kediyi de yanımıza aldık. Evde bir güzel kuruladık. Suyunu sütünü verdik. Ali elektrikli ısıtıcıyı “Sezonu açıyoruz. Sabah erken kalkacağım sen takıl” diyerek açtı.
Yorganın altına bıraktım kendimi. Sarı bira tadı ağzımda, ada vapurları gördüm rüyamda.
“Uğur'a haber verdin mi peki?”
“Yarın buluşacağız.”
“Sigaran var mı?”
Paketi uzattım. Bir tane de ben yaktım. “Bize gidelim” dedi. Yol boyunca hiç konuşmadık. Yağmurdan kalan su birikintilerine basa basa, yavaş adımlarla planın ayrıntılarını düşünerek, kendimizce evirip çevirerek yürüdük. Mahalleye vardığımızda, daha çok sıçana benzeyen siyah beyaz yavru bir kediyi de yanımıza aldık. Evde bir güzel kuruladık. Suyunu sütünü verdik. Ali elektrikli ısıtıcıyı “Sezonu açıyoruz. Sabah erken kalkacağım sen takıl” diyerek açtı.
Yorganın altına bıraktım kendimi. Sarı bira tadı ağzımda, ada vapurları gördüm rüyamda.
2 Haziran 2012 Cumartesi
ADA VAPURU
Sevdiğim
kadınla, güneşin yüzünü göstermeye başladığı günlerin
birinde, adaya gitmeye karar vermiştik. Başta hayaldi. Her yolculuk
hayali gibi gidilecek yerde yapılacaklar, belki yanına alacağın
birkaç parça bir şey, yiyecekler ve içecekler konuşuldu. Ben ve
o. Mümkünse sessiz bir gemi yolculuğunun ardından, yeni yeni
çiçeklenen ağaçların altında yürüyüp adanın sessiz bir
köşesini bulup oturacaktık.
Ama
ne yapsak olmuyordu. Baş başa kalmaktan mı sıkılıyorduk?
Mutluluğu çoğaltmak mı istiyorduk? Fazla mutluluk acaba bizi
rahatsız eder diye mi düşünüyorduk? Sorular birbirini izliyordu.
Yüz yüze ya da telefon görüşmelerimizde, adaya tek başımıza
kaçamayacağımızı, daha doğrusu tek başımıza onlarsız
gidemeyeceğimizi anladık.
Önce
bir kaçını çağırdık. Sonra birbirimizden bağımsız en
uygunlarına haber verdik. Onun ve benim uygun bulduğumuz
misafirler, ikimiz için de toplamda uygun hale gelmeye başlıyordu.
Fazlası yoktu. Hatta hep bir tarafı kalmış konuk listesiydi.
Zaten
hepsi hayatlarımızın belli zamanlarında konuğumuz olabilecek
tiplerdi. Her anımıza eşlik edemezler, her anıda da yer
alamazlardı. Ama adaya onlarsız gidilmezdi.
Listeyi
tamamladık. Ya da liste kendi doygunluğuna ulaşıp bize bağırdı:
"Vakit tamam. Hadi gidiyoruz."
Son
kez eksik gedik, çağrılmayan var mı diye baktık. Vapurda ve
adada yerleri bile hazırdı. Yolcu listesini son kez kontrol ettik;
o,
ben, deniz, sevgi, tutku, buse, okşan, güneş, bahar, duygu, neşe,
gülümser, umut, kadim, arzu, gönül, bilge, şirin, mert, meltem,
emel, yağmur, yıldız, çetin, arif, hilal, yavuz, ruhsar, mehtap,
fulya, gül, yaprak, gizem, onur, saadet, çiçek, derin, sevda,
öykü, sevinç, gözde, hazal, mesut, ufuk, latife, hayal, anıl,
rüya, armağan, refik, cemre, beste, canan, barış, yüksel, ömür,
döndü, müjgan, yaşar, kaya, sefa, yosun, bulut, ümit, adalet,
erdem, bayram, sümbül, şirin, afet, poyraz, menekşe, gani, yiğit,
ilhami, tan, nazlı, can, mutlu...
Karşılıklı
oturuyorduk. O, armağanla gizemin, bense rüyayla öykünün
arasında, yerlerimizi çoktan almıştık. Vapurumuz iskele aldı.
Ada yönünde tam yol ilerlemeye başladık.
Ne
yapıp edip vapura sokmadığımız üç kişi, kıyıdan denize doğru, öfkeden kudurmuş bir şekilde bağırıyordu; emir,
zafer ve galip...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

